Analiz
Zevahiri Nasıl Öldürüldü? Kutluhan Görücü  
Zevahiri’nin öldürülmesi hadisesinde DNA testi yapılmasa ABD yetkilileri görsel konfirmasyon gerçekleştirildiğini ifade etmektedir. ABD Başkanı Joe Biden’ın Zevahiri’nin öldürüldüğüne ilişkin açıklama yapması ölmemiş olma ihtimalini de oldukça mucizelere bırakan bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Ancak El Kaide tarafının henüz ölümü doğrulamış değil. Diğer yandan da Joe Biden, üst düzey El Kaide/DEAŞ liderini ortadan kaldırmayı başaran ABD Başkanları arasına adını yazdırmış oldu. Hatırlanacağı üzere, Eski ABD Başkanı George Bush döneminde Ebu Musab Zerkavi, Barack Obama döneminde Usame bin Ladin, Donald Trump döneminde Ebubekir Bağdadi öldürülmüştü. Böylelikle Joe Biden döneminde de Zevahiri öldürülmüş oldu. Zevahiri’nin öldürülme operasyonuna ilişkin, az miktarda bilgi bulunuyor. Afganistan tarafındaki muhatap Taliban hükümeti, Zevahiri’nin Kabil’deki varlıklarından haberdar olmadıklarını açıkladı. ABD kanadında ise Başkan Biden, önemli detaylı vermezken yetkililerin basına verdiği demeçlerden bazı bilgiler edinildi. Reuters’a konuşan ve ismini gizli tutan ABD yetkilisine göre, CIA, 2022 yılının başından itibaren Zevahiri’nin aile üyeleri ile bir araya gelmek adına Kabil’deki eve taşındığını tespit edip, uzun süren bir incelemeye tabi tutmuş ve ardından da en uygun anı bekleyerek operasyonu gerçekleştirmiş. Yetkiliye göre, ABD SİHA’sı 30 Temmuz’u 31 Temmuz’a bağlayan gece saat 00:48’de Hellfire füzeleri kullanarak Zevahiri’yi öldürmüş. El Kaide’de Zevahiri Liderliği Usame Bin Ladin’in 2 Mayıs 2011’de öldürülmesinden bu yana El Kaide liderliğini sürdüren Zevahiri, öncesinde de Mısır başta olmak üzere İslam coğrafyasındaki faaliyetleri onu El Kaide adına veteran bir lider yapmıştı. 11 Eylül saldırılarının dahi planlayıcısı olduğu iddiaları, örgütün birçok saldırısını organize etmesinin yanında Mısır’da bitirdiği Tıp Fakültesi’nden kaynaklı olarak ‘Doktor’ unvanı onun Usame Bin Ladin’in ardından lider yapmaya yetse de El Kaide onun döneminde yalnızca ABD ile değil, içeriden meydan okumalarla karşı karşıya kalacaktı. El Kaide’nin güç kaybetmesine paralel olarak ortaya çıkan Arap Baharı, El Kaide’yi yeniden güçlendirebilirdi. Ki öyle de oldu. Devlet otoritesinin ortadan kalktığı Libya, Yemen, Sina, Irak ve Suriye’de El Kaide varlıklarını güçlendirdi. Bu süreçte her grubun kendi ülkesine odaklandığı, küresel faaliyetlerin askıya alındığı yeni bir döneme işaret etmekteydi. Konjonktür ve güç erimesi El Kaide’yi, yerelleştirmekteydi. Ancak geçmişten beri merkez El Kaide’nin sorunlar yaşadığı Irak teşkilatının (DEAŞ) Halifelik ilan ederek başta El Kaide olmak üzere, yakın ve uzak çevresindeki tüm yapılanmalara meydan okuması Zevahiri’yi öngörülemez bir girdapın içerisine aldı. El Kaide’ye bağlı olan çok sayıda grup, DEAŞ’a bağlılık bildirirken DEAŞ, Irak ve Suriye’de büyük ölçüde etkinlik sağlarken başta Avrupa olmak üzere El Kaide’nin geride bıraktığı küresel teröre geri döndü. Başta Avrupa şehirleri olmak üzere tüm dünyada DEAŞ’ın propaganda örgütünün esiri olmuş kişiler terör ve korku üretmeye devam ediyordu. Terör dünyasında yükselen popülarite, maddi kaynak, güç ve yeni nesil propaganda -özellikle 2014 ve 2017 yılları arasında- DEAŞ’ı ön plana çıkarırken El Kaide’yi geri bırakıyordu. Bugünden Arap Baharı sürecine bakıldığında, El Kaide’nin özellikle Irak ve Suriye’de, başarılı olamadığını ifade etmek yanlış olmayacaktır. Nitekim, DEAŞ’a karşı El Kaide’ye bağlılık bildiren Nusra Cephesi (HTŞ) dahi yıllar önce El Kaide ile bağlarını koparmıştır. Mevcut HTŞ, El Kaide’nin Nusra sonrasında Suriye kolu olan Hurras ed Din ile silahlı çatışmalara varacak şekilde sorunlar yaşamaktadır. Mevcut durumda Irak’ta El Kaide’nin bilinen bir varlığı ise bulunmamaktadır. Zevahiri’nin memleketi olan Mısır’da (Sina) dahi, DEAŞ ön plana çıkarken El Kaide varlığı tartışmalı bir noktadadır. Nitekim Libya’da da DEAŞ ayrılığında büyük kan kaybeden El Kaide taban bulamadığı Libya teşkilatını fesih etmek zorunda kalmıştır. Yemen’deki varlığında ise anlamlı bir sonuç elde edemediği görülmektedir. Buna karşın Afrika coğrafyasında niceliksel olarak yükselse de merkez El Kaide’nin etkisinden ziyade yerel varlıkların kurumsal bir yapıya doğru ilerlemesinin daha etkili olduğu ifade edilebilir. Zevahiri Sonrası Zevahiri’nin ölümünün ardından El Kaide’nin liderliğine nasıl bir ismin geleceği, El Kaide’nin geleceğinde şüphesiz etkili olacaktır. Ancak El Kaide’nin içerisinden çıkardığı DEAŞ tecrübesinden de hareketle ‘küresel’ faaliyetlere dönme ihtimalinin zayıf olduğu ifade edilebilir. Bunun yanında ise ismi geçen adayların Afrika kökenliler bulunması ve Afrika kıtasının cihadi selefilikle yükselmesi, örgütü başka bir kıtaya taşıyabilir. Taliban, El Kaide siyasetini retorik düzeyde Doha Anlaşmasına bağlılık olarak ifade etse de, Taliban’ın El Kaide’den bir çırpıda vazgeçeceği anlamı taşımadığı görülmektedir. Nitekim, Zevahiri’nin Taliban yönetiminin haberi olmadan Kabil’de, Kabil şartlarında lüks bir evde yaşamasının pek mümkün olamayacağı değerlendirilmektedir. Bu noktadan hareketle Zevahiri sonrası dönem, uluslararası konjonktür ile ilişkili olarak sakin bir seyirde devam edebilir. Yeni bir Arap Baharı süreci ya da El Kaide’nin varlık gösterebileceği bir ülkede devlet otoritesinin ortadan kalkması durumunda El Kaide yeniden kendini gösterebilir. Bunun yanında, özellikle merkez El Kaide, yerel teşkilatları üzerinde inşa edemediği hiyerarşi yüzünden ruhani bir liderliğe doğru da gidebilir.
Suriye'de artan SİHA operasyonları: CENTCOM ne istiyor? Editör  
Terörle mücadele bağlamında ilan edilen terör listesi ve sınıflandırması ile beraber Türk kamuoyu belirsiz aralıklarla kırmızı, turuncu, mavi ve gri listeden teröristlerin operasyonlarda etkisiz hale getirilmesine şahit olmaya başladı. Uygulanan bu strateji ile terör örgütünün üst ve orta yönetimi hedef alınırken, terör örgütünün emir komuta zinciri sekteye uğratılmaktadır. İlk başta Irak’ın kuzeyinde uygulanan bu strateji, MİT’in ve terörle mücadelede daha etkin kullanılmaya başlayan SİHA'ların faaliyetleri neticesinde Suriye’ye de uzandı. Bu strateji bağlamında Suriye sathında birçok üst düzey sözde yönetici kadrosundan terörist etkisiz hale getirildi. Ancak ABD’nin ya da daha doğrusu CENTCOM’un bu stratejiden rahatsız olduğu görülmektedir. CENTCOM’u bu kadar rahatsız eden nedir? Aslında CENTCOM’un rahatsızlığını anlamak için öncelikli olarak CENTCOM’a yakınlığı ile bilinen Aaron Stein isimli Amerikan uzmanın SİHA saldırıların Suriye’ye uzanması sonrasında War on the Rocks isimli dergide kaleme aldığı yazıya bakmakta fayda var. Zira söz konusu bu yazıda Aaron Stein, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde terör elebaşlarına karşı düzenlediği SİHA saldırıların bölgedeki hava sahasının kullanımını karmaşıklaştırdığı ve olası kazalara yol açabileceğini iddia ediyordu. Yazıda, Barış Pınarı Harekatı ile ABD’nin Tel Abyad ile Rasulayn arasındaki hatta 20km derinlikte hava sahasını Türkiye’ye açtığı, fakat SİHA saldırılarının bu sahanın dışında ve Amerika’nın hava sahasını kontrol ettiği bölgelerde gerçekleştirdiği savunuldu. Türkiye’nin bu ‘hava sahası ihlalleri’nin ABD açısından bir tehdit olduğunun anlatıldığı yazıda, söz konusu SİHA saldırıların Amerikan askerlerin hayatını riske attığı iddia edilmektedir. İddia edilen tehdite karşı, Türkiye’nin bir NATO üyesi olması hasebiyle ABD’nin SİHA’ları hedef almasının mümkün olmadığı detaylandırılmaktadır. Bu yazıdan kısa bir süre sonra 2021 yılında Türkiye Suriye Geçici Hükümeti ile beraber Suriye’de YPG’ye karşı yeni bir harekat düzenleyeceğini ilan etmesinin ardından, CENTCOM Suriye’de olası yeni bir harekatı engellemek için Fırat’ın doğusundaki hava sahasını Rusya’ya açtı. Böylelikle Rus hava kuvvetleri savaşın başından beri ilk defa Fırat’ın doğusuna geçip, bölgede bulunan Rus kara kuvvetlerine hava koruması sağladı. Böylelikle Rus kara ve hava kuvvetleri YPG’yi korumaya aldı. Kısaca, CENTCOM ve Rus ordusu YPG’yi korumak için el ele vermiş ve ABD hava sahası kontrolünden feragat etmişti. Bu noktada sorulması gereken soru ise; Türkiye’nin terör elebaşlarını hedef almak için Fırat’ın doğusunda uçurduğu SİHA’lar Amerikan askeri için tehdit oluyorken, Ukrayna’yı işgal eden Rus savaş uçakların Fırat’ın doğusunda uçması tehdit oluşturmuyor mu? Bu sorunun cevabı, CENTCOM’un Suriye’deki politikaları hakkında somut bir yol göstermektedir. CENTCOM uzun yıllardır YPG ile kurmuş olduğu angajman sayesinde Türkiye’yi düşman ve tehdit olarak görmektedir. CENTCOM yetkilileri için YPG ile kurulan işbirliği son derece önemlidir. ABD’nin Afganistan’dan geri çekilmesi ile birlikte, Irak’taki görev ve YPG ile işbirliği CENTCOM’un yegane ‘başarı’ hikayesidir. Amerikan Ordusunun Pasifik’e ve Çin’e odaklanacak olmasına karşın, ordunun son yıllarındaki göz bebeği CENTCOM’un önemi azalacaktır. Eğer bu süreç içerisinde YPG ile kurulan işbirliği sekteye uğrarsa, CENTCOM’daki yetkililerin kariyer planlaması suya düşecektir. CENTCOM yetkililerinin kariyer planlamasına ek olarak YPG ile kurulan işbirliği, başta sahada varlık gösteren askerler olmak üzere CENTCOM yetkililerini etkilemiş görünmektedir. CENTCOM yetkilileri, DEAŞ’a karşı birlikte hareket ettikleri YPG ile rasyonel işbirliğinin ötesinde bir yakınlık kurmaktadır. Trump döneminde alınan ‘çekilme’ kararına karşı, CENTCOM yetkililer rasyonel tepkilerin yanında ‘sırtımdan bıçaklanmış hissediyorum’ gibi ifadelerle oldukça duygusal tepkilerde bulunmuştu. Bu duruma paralel olarak YPG’nin propaganda faaliyetleri CENTCOM askerleri üzerinde etki etmektedir. Yıllarca Arap, Sünni, erkek ve sakallı insanlara karşı savaşmış olan CENTCOM askerleri için YPG’nin sunduğu Kürt, seküler, kadın ve modern görünüm ciddi anlamda sempati kaynağıdır. CENTCOM yetkilileri ve askerlerinin YPG’ye beslediği sempati ve sahada sürdürdükleri beraberlikleri sebebiyle, YPG’nin Türkiye aleyhindeki söylemleri CENTCOM’u da etkilemektedir. Örneğin Barış Pınarı Harekatı öncesinde CENTCOM’un resmi hesabından paylaşılan görüntüde, YPG’li sözde komutanın Türkiye ile mücadele için eğitim aldıklarını söylemesi de bu sempatinin bir tezahürüdür. MİT tarafından Suriye’de gerçekleştirilen SİHA saldırıları ise YPG’yi ciddi anlamda yıpratmaktadır. Bir yandan tecrübeli kadro kaybı yaşarken, diğer yandan da hayatta kalanların güvenlik önlemleri almaya zorlamaktadır.  Gerçekleştirilen SİHA saldırıları sonucunda YPG’nin askeri kanadında en üst düzey yönetimde yer alan Salwa Yusuk’un etkisiz hale getirilmesi CENTCOM açısından ciddi bir tepkiye yol açtı. Bu tepkilerini sosyal medya üzerinden, terörle mücadelede büyük bir kahramanın hayatını kaybetmesi olarak verilmesi ve Türkiye’nin isminin anılmaması CENTCOM’un çıkmazlarından birisidir. CENTCOM, Türkiye’nin NATO müttefiki olması hasebiyle doğrudan Türkiye karşıtı tutum alamamakta, fakat içindeki Türkiye karşıtlığını da her fırsatta gözler önüne sermektedir. CENTCOM’un yasını tuttuğu teröristin yıllarca PKK kadrolarında yer almış olması, Türkiye’de terör saldırılarından sorumlu olması ve çocukları zorla kaçırmış olması, CENTCOM açısından göz ardı edilecek detaylar olarak değerlendirilmektedir. CENTCOM’un YPG noktasındaki bu tutumu, Türkiye ile ABD arasında – özellikle Ortadoğu bağlamında – ciddi yeni sorunlara yol açacaktır. Bu güne kadar yol açtığı sorunlara ilaveten, yapısal olarak farklı ve yeni sorunlar doğurması beklenilmelidir ve buna karşı önlem alınmalıdır. Türk ordusu Amerikan ordusunda EUCOM ile çalışmaktadır ve CENTCOM ile yapısal ilişkisi bulunmamaktadır. Bu çalışma biçimin bir sonucu olarak, EUCOM askerleri ve yetkilileri Türkiye’yi ciddi anlamda desteklerken, CENTCOM askerleri ve yetkilileri Türkiye karşıtı bir tutum almaktadır. Ancak Amerikan ordusu içerisinde CENTCOM’un ön planda olması, ABD Savunma Bakanı’nın CENTCOM’dan geliyor olması, Beyaz Saray Güvenlik Konseyi’nin CENTCOM tarafından domine ediliyor olması EUCOM’un olumlu etkisini kısıtlamaktadır. Söz konusu bu durum; Türkiye’nin yakın, orta ve uzun vadede devam etmesi öngörülen güney sınırlarındaki askeri etkisiyle birlikte düşünüldüğünde, Türkiye ile ABD arasındaki bu yapısal sorunun bir çözümü bulunmalıdır. Türkiye’nin EUCOM görev bölgesi olarak kalıp, CENTCOM ile de doğrudan ve yapısal ilişki kuracağı bir model geliştirilebilir. Türk ve CENTCOM askerlerinin teşriki mesaisi hem terörle mücadeleye hem de Türk-Amerikan ilişkilerine olumlu katkı sağlayacaktır. Ayrıca Suriye’de Türk-Amerikan anlaşmazlığından ortaya çıkan boşluğun Rusya tarafından doldurulmasının da önüne geçilebilir.
YPG/SDG’den Suriyelilere “Referans” ve “Göçmen Kartı” Zorunluluğu
YPG/SDG’nin hakim olduğu bölgelerdeki Arap nüfus ile yaşadığı problemler ve bölge demografisini tehdit eden politikaları senelerdir kamuoyuna mal olmuş durumdadır. Güneyde Deyrezzor bölgesinde yerel kitle ile YPG/SDG arasında yaşanan gerginlikler her an bir çatışmaya evrilebilecek durumdayken kuzey doğuda YPG/SDG idaresinin baskın olduğu bölgelerde Arap nüfusa karşı örgüt siyaseti daha az uzlaşıcı ve daha sert şekilde ilerlemektedir. Al-Monitor’den Muhammed Hardan’ın haberine göre YPG/SDG yönetimi kuzey doğu Suriye’ye ülkenin YPG/SDG kontrolünde olmayan yerlerinden göç etmiş olan Arap vatandaşların bölgede ikamet etmeye devam etmeleri için yerel referans göstermelerini aksi halde bölgeyi terk etmelerini talep etmeye başladı.[1] YPG/SDG’ye bağlı sözde özerk yönetimin yerel konseyleri tarafından alınan ve uygulamaya konulmaya çalışılan bu kararda bahsi geçen “yerel referans” tanımını sağlayacak şartlar Hardan’a göre bölgeden bölgede değişmekte. Genel hatları itibariyle bu “yerel referans” politikasının uygulanmasında bölgeye ülkenin başka bölgelerinden gelen şahıslar kendilerine referans olan ve köken olarak bu bölgedeki şehir ya da köylerden olan “yerel referansın” belirtildiği bir evrak ve kira sözleşmesinin sözde özerk yönetim makamlarına iletilmesi süreci izlenmektedir. Bu referans başvurusuna ek olarak sözde özerk yönetim topraklarında ikamet etmek ve bölgeye giriş-çıkış yapabilmek için bölge dışından gelen Suriyelilerin “göçmen kartına” sahip olmaları da gerekmektedir. Böylece kendi ülkeleri içerisinde göç eden Suriyelilere YPG/SDG’nin sözde özerk yönetimi tarafından farklı bir ülkeye göç eden yabancılar muamelesi yapılmaktadır. Hardan’ın haberinde mülakat yapılan bölgedeki mülteciler ise durumdan oldukça rahatsızlar. YPG/SDG kontrolündeki kuzey doğu bölgelerinde Deyrezzor başta olmak üzere Suriye’nin çeşitli bölgelerinden gelen çok sayıda mülteci olduğunu dile getiren kaynaklara göre bu insanlar başka gidecek yerleri olmadığı için bölgeden gönderilmemek adına sözde özerk yönetim içerisindeki resmi yetkililer veyahut YPG/SDG yetkilileriyle rüşvet ilişkisi içine girmek zorunda kalmaktadırlar. Hardan’a konuşan Abdülaziz Halifa adlı yerel gazeteci ise bu uygulamanın önce Kamışlı ve Haseke’de uygulandığı sonrasında ise Rakka ve Deyrezzor için harekete geçildiğini dile getirirken YPG/SDG’nin kontrol alanları içerisindeki nüfusun hareketlerini kontrol etmek istediğini ve YPG/SDG kontrolündeki bir bölgeden başka bir bölgeye geçmek ve taşınmak için dahi bu sürecin zorunlu hale getirildiğini iddia etmiştir.[2] YPG/SDG kontrolündeki özerk yönetimin “referans” ve “göçmen kartı” uygulamaları yerel kitle içerisinde ciddi rahatsızlıklara yol açarken bölgedeki aktivistlerin öncülüğünde bu uygulamaya yönelik protesto hareketleri organize edilmiştir. YPG/SDG unsurlarının bölgeye sığınan Suriyelilere karşı dönem dönem gerçekleştirdiği sert müdahaleler ve baskılar kimi göçmenlerin bölgeden kaçarak Türkiye ve muhalifler kontrolündeki bölgelere sığınmak istemelerine yol açmaktadır. Böylece YPG hakim olduğu bölgelerde kitle mobilizasyonunu kontrol altına alırken aynı zamanda peyderpey baskılarla bölgedeki Arap nüfusun azaltılması yönünde hareket etmektedir. Kuzeyde Türkiye’nin olası müdahalesinden çekinen güneyde ise İran destekli rejim yanlısı milislerin faaliyetleri sebepli her teyakkuzda olan YPG/SDG unsurları bölgede kendilerine güvenlik zafiyeti yaratacak unsurların başında sivil Arap nüfusu gördüğünü bu hamleleriyle ispat etmektedir. Örgütün bu çaresizce uygulamaları Ankara’nın YPG/SDG’ye dair suçlamalarını destekler nitelikte olup Türkiye’nin olası bir müdahalesi için sahip olduğu meşru zemini güçlendirmektedir. Öte yandan Esed rejimi, İran destekli milis yapılar ve Daeş’in de radikalize olmaya müsait Arap nüfus içerisinde kök salmasına uygun sosyolojik zemin YPG/SDG’nin bu tarz uygulamaları ile beslenmektedir. Ömer Behram Özdemir [1] https://www.al-monitor.com/originals/2022/01/syrian-kurdish-forces-require-displaced-arabs-obtain-expat-card-remain-their , Erişim Tarihi: 12 Ocak 2022. [2] https://www.al-monitor.com/originals/2022/01/syrian-kurdish-forces-require-displaced-arabs-obtain-expat-card-remain-their , Erişim Tarihi: 12 Ocak 2022.
İsrail Genelkurmay Başkanı: 2021’de İran’ın Kaçakçılık Yollarına Darbe Vurduk
2020’de olduğu gibi 2021’de de Suriye içerisinde rejim ve İran ile ilintili hedeflere karşı hava harekatları düzenleyen İsrail ordusunun Genelkurmay Başkanı Korgeneral Aviv Kochavi Suriye içerisindeki İsrail saldırılarının artışının sonucu olarak İran’ın bölgedeki silah kaçakçılığının darbe yediğini iddia etmiştir. Kochavi’ye göre İsrail hava saldırıları İran’ın kaçakçılık için kullandığı pek çok rotayı tehdit etmiş ve Suriye’ye sokulan İran silahlarında düşüş yaşanmasını sağlamıştır.[1] İran’ın Suriye’de hedef alındığı operasyonlara bakıldığında sadece Aralık 2021’de ikisi Lazkiye liman bölgesini hedefleyen üç İsrail saldırısının Suriye içerisinde gerçekleştiği görülmektedir.[2] Askeri personel kayıplarının yanısıra silah ve mühimmat kaybına da yol açan bu saldırılar İsrail’in 2021 senesi Suriye operasyonlarındaki başarı göz önüne alındığında 2022’de de devam edecek gibi gözükmektedir. Tartus ve Lazkiye gibi Akdeniz’e açılan bölgelerin hedef alınmasının haricinde İsrail hava kuvvetleri ülkede İran destekli unsurların olduğu neredeyse her bölgeyi son dönemde operasyon bölgesi olarak işaretlediler. Şam, Şam kırsalı, Halep, Humus kırsalı, Tedmür, Kuneytra ve Deyrezzor’daki İran destekli milislere ait karargah ve binalar sistematik bir şekilde hava saldırılarına maruz kaldı. Bu bölgeler İran’ın asli silahlı unsurlarının (Devrim Muhafızları) ve tali unsurlarının (muhtelif İran destekli milis güçler) yoğun şekilde konuşlandığı ve kök salacak şekilde örgütlendikleri mevkiler olarak göze çarpmaktadır. İsrail’in Lübnan ve Suriye’deki Hizbullah varlığını törpülemek için izlediği ve “savaşlar arası savaş” (MABAM) harekatı olarak tanımlanan bu politikanın sonucunda The Jerusalem Post’un iddiasına göre İran’ın Irak-Suriye-Lübnan hattında kullandığı kara, hava ve deniz koridorlarının işlevi 2021 yılında %70 kayıp yaşamıştır. 2020’de Suriye’de 24 hava saldırısı gerçekleştiren[3] İsrail 2021’de bu sayıyı %25’lik bir artış ile 30’a çıkarttı.[4] @QalaatM’nin verilerine göre Şam vilayeti 13 kez hedef alınarak ilk sırada yer alırken Şam’ın ardından Humus (5 saldırı) ve Tartus-Lazkiye sahil hattı (4 saldırı) gelmekte.[5] Açık kaynak görüntüleri ve saha raporlarına göre 60 kadar askeri araç, 32 rejim ordusu unsuru ve 1 rejim generali[6] bu saldırılarda öldürülmüştür[7]. İran destekli milislerin kayıpları ise şimdilik teyitsiz olmakla birlikte hedef alınan bölgelerdeki milis varlığı göz önüne alındığında bu saldırıların kayıpsız atlatılması mümkün gözükmemektedir. Rusya hem Şam ve güneyi başta olmak üzere sahadaki İran destekli milis varlığını İsrail için tehdit olmaktan çıkaramamakta hem de İran’ın İsrail tarafından dengelenmesinden memnun olarak Tel Aviv’in Suriye’de müdahil olduğu bu siyasete fiilen karşı koymamaktadır. İsrail de bu duruma uygun olarak sahadaki rejim unsurları içinde Rusya destekli grupları hedef almamayı tercih etmektedir. Deyrezzor’da her geçen gün tahkim edilen yeni mevzilerle bölgenin İran destekli milisler için adeta bir ana istasyon olması ve Dera’da İran destekli unsurların artan etkileri İsrail’in bölgedeki İran ve Hizbullah varlığı hususunda alarm pozisyonda olmasının devamı anlamına gelmektedir. Bu saldırılara ek olarak Tel Aviv’in yine bir rejim&İran işbirliği olan bölgedeki uyuşturucu ticaretini de hedef alması 2022 için olası bir beklenti olarak öne çıkmaktadır. İran destekli unsurların ise İsrail’e doğrudan karşılık vermek yerine son aylardaki gibi Tanf askeri üssü ve ABD güçleri üzerinden tepki vermesi beklenmektedir. Bu da 2022’de ABD’nin İran&rejim mevzilerine gerçekleştirdiği hava saldırılarının artışına yol açabilir. Ömer Behram Özdemir   [1] https://www.jpost.com/arab-israeli-conflict/article-689965 , Erişim Tarihi: 30 Aralık 2021. [2] https://www.jpost.com/breaking-news/article-689933 , Erişim Tarihi: 30 Aralık 2021. [3] https://www.suriyegundemi.com/israil-in-2020-de-suriye-deki-hava-saldirilari [4] https://twitter.com/QalaatM/status/1476845174135431168 , Erişim Tarihi: 30 Aralık 2021. [5] https://twitter.com/QalaatM/status/1476845174135431168 , Erişim Tarihi: 30 Aralık 2021. [6] https://twitter.com/QalaatM/status/1402599373628919808 , Erişim Tarihi: 30 Aralık 2021. [7] https://twitter.com/QalaatM/status/1476845174135431168 , Erişim Tarihi: 30 Aralık 2021.
Rejimin Kaçakçılarına Ürdün’ün Müdahalesi Sınırda Sivillere Zarar Veriyor
Esed rejiminin finansman sorunlarını ve yaptırımların etkilerini aşmak amacıyla ülkeyi bir narko suç ana istasyonu haline getirdiğine dair çok sayıda rapor ve analiz 2020 yılı içerisinde kaleme alınarak uluslararası kamuoyunun dikkatine sunuldu.  Esed rejimi bu hamlesiyle Suriye’yi bir uyuşturucu üretim merkezi haline getirirken çevre ülkeleri de uyuşturucu kaçakçılığı rotaları içine sokarak güvenlik istikrarsızlığına itmekte. Esed rejimi ve Hizbullah’ın Suriye’de üretilen uyuşturucuyu bölgeye sokmak için en fazla taciz ettiği kara sınırı ise halihazırda Ürdün sınırı olarak gözükmektedir. Ürdün İçişleri Bakanlığı’na bağlı güvenlik unsurları 2020 içerisinde çok defa bölgede gerçekleştirdiği operasyonlarla yüklü uyuşturucu sevkiyatlarına suçüstü yapsa da bu güçlü kaçakçılık akışının önüne geçememiştir. Bu sorunu çözmek adına diplomasi sahasında Esed rejimi ile temaslar kurarak işbirliği sinyalleri veren Amman yönetimi sahada ise sınır hattının geçirgenliğini azaltmak için sınır bölgelerindeki operasyonlardan taviz vermemektedir. Bu operasyonların şiddeti ise sınır bölgesindeki yerleşimlerin zarar görmesine ve sınır köylerinin insansızlaşmasına yol açmaktadır. Syria Report’un haberine göre 3 Aralık’ta Ürdün sınır muhafızlarınca sınırın Suriye tarafına açılan ateş sonucunda Suveyde Vilayeti’nin güneyinde bulunan Hirbet Avvad köyünde bir kısım bina ve araç hasar gördü.[1]İddialara göre sınırda bir kaçakçılık faaliyetinden şüphelenen Ürdün sınır muhafızları bir küçükbaş sürüsünün de olduğu bölgeye ateş açarak hem sürüye hem de yukarıda bahsi geçen konut ve araçlara zarar vermişlerdir. Daha önce de benzer hadiseler yaşanması bölge halkının sabrını taşırdığı için sivil kitle sınır kapısı önünde toplanarak Ürdün sınır muhafızlarıyla münakaşaya da girmiştir. Syria Report’a konuşan yerel kaynaklar ateş açılan sürünün yasaklı bölgeden 500 metre uzakta olduğunu ve ateş esnasında kimi çiftçilerin kurşunlara hedef olmaktan şans eseri kurtulduklarını dile getirmişlerdir. Ürdün makamlarıyla temasa geçemeyen yerel kitle bölgede konuşlu Suriye rejimi askeri istihbarat unsurları ve rejim muhtarlarıyla bir araya gelerek onların köy adına Ürdün makamlarıyla iletişime geçerek bu tarz eylemlere son verilmesi taleplerini dile getirdiler. Ürdün tarafının kapalı askeri bölge olarak ilan ettiği sınır bölgesindeki kaçakçılık işlemleri kış mevsiminde bilhassa bölgenin sise meyyal hava durumundan da faydalanılarak ivmelenerek artmaktadır. Ürdün sınır güçlerinin bu faaliyetlere ateş ile karşılık vermesi ise 2021 başından bu yana 7 kaçakçının ölümüne yol açmıştır. Kaçakçıların ekseriyetinin bölgede mukim bedevi ailelerden olması bölgede tepkiye yol açarken Suriye sınır muhafızlarının kaçakçılarla kurdukları karşılıklı menfaate dayalı iş birliği sebepli sınırın sadece Ürdün tarafından kaçakçılığa müdahale edilmektedir.  Bu müdahalelerde gerçek kurşunun yanı sıra patlayıcı mühimmatlar da kullanılırken sınırda bulunan el-Mugayr ve el-Anat köyleri de bu müdahalelerde zarar görmüşlerdir. Yine de en fazla zarar gören köy olarak Hirbet Avvad köyü ön plana çıkarken Ürdün sınır muhafızlarının saldırıları ve uzlaşmaz tavırları köyde yerli nüfusun azalmasına da yol açmıştır. Habere göre 2011’de 2500 olan köyün nüfusu bugünlerde 600e inerken önemli sayıda insan bölgedeki kaçakçılık operasyonları sonucu köyün aldığı büyük hasarlara müteakip bölgeyi terk etmiştir. Suriye rejiminin uyuşturucu kaçakçılığını bir finansman kaynağı olarak görmesi ve Hizbullah ile birlikte güçlü bir uyuşturucu ağını henüz uluslararası müdahale görmeden işletiyor olması bölgenin istikrarına etki edeceği gibi Suriye-Ürdün sınırının da geri dönüşlere imkan kalmayacak şekilde insansızlaşmasına yol açabilir. Ömer Behram Özdemir   [1] https://syria-report.com/hlp/residents-flee-syrian-border-village-amid-jordanian-attempts-to-thwart-smuggling/ , Erişim Tarihi: 17 Aralık 2021.  
YPG/SDG Bünyesindeki Eski DEAŞ Militanları
YPG/SDG’ye yönelik suçlamalar içerisinde eski Daeş unsurlarının bölgede YPG/SDG içerisinde rol aldıkları iddiası önemli yer tutmaktadır. Bölgedeki varlığı ve eylemlerini “Daeş karşıtı mücadele” altında meşrulaştıran örgütün eski Daeşçiler ile ilişkilerine dair The New Arab’dan Muhammed Hardan’ın geçtiğimiz günlerde yayınlanan araştırma dosyası oldukça ilgi çekici.[1] Hardan’ın  araştırmacılar ve bölge unsurlarıyla yaptığı mülakatlar sonucu ortaya çıkan çalışmada eski Daeş unsurlarının bilhassa Deyrezzor ve çevresinde etkin oldukları anlaşılmaktadır. Hardan’a konuşan Suriye Aşiretler Konseyi sözcüsü Hammad el-Esad 2019’da Bağuz’un SDG eline düşüşü sonrası teslim olarak SDG’ye katılan eski Daeş unsurlarının insanlara kötü muamele yapmaktan geri durmadıklarını ve bu sebeple SDG içindeki eski Daeşçi varlığının bölgede endişeye yol açtığını dile getirmiştir. Söz konusu Daeşçilerin çatışma tecrübeleri sayesinde YPG/SDG’nin muhaliflerin kontrolündeki alanlar gerçekleştirdikleri bombalı saldırılarda rol oynadıklarını iddia eden el-Esad’ın bu iddiasını Jusoor Center for Studies’den Enes Shawakh de onaylarken Shawakh’a göre YPG/SDG unsurları içerisindeki eski Daeş unsuru militan sayısı 5000. Hardan’ın bu sayılarla alakalı mülakat yaptığı bir diğer isim olan Ahmed Ramazan (Euphrates Center for Combating Violence and Terrorism adlı araştırma kuruluşunun direktörü) ise araştırmalarına göre YPG/SDG içindeki eski Daeş militanı sayısının 4834 olduğunu ve bu unsurların ekseriyetinin Daeş’te olduğu gibi YPG/SDG’de de saha unsuru olarak hareket etmeye devam ettiğini ancak az sayıda bir kısmının da sözde özerk yönetimin uzantısı yapılarda idareci görevinde bulunduklarını iddia etmiştir. Daeş mensubu militanların YPG/SDG bünyesine girme süreçleri ise dosyaya göre 2018’e dayanmakta. Mülakat yapılan Al-Sharq araştırmacısı Saad el-Share söz konusu dönemde Hacin bölgesinde Daeş ile YPG/SDG arasındaki çatışmalar sonucunda bir önemli bir kısım Daeş mensubunun teslim olduğunu ve bunların bir kısmının YPG/SDG içerisine entegre edildiğini vurguladı. Öyle ki YPG/SDG içindeki yoğun eski Daeş mensubu varlığı Daeş’in intikam eylemlerine de yol açtı. Haberde örnek iki vaka ele alındı. Örgütün bir dönem Ganimet Divanı (Haseke’de) ve Maden Divanı (Deyrezzor’da) uzantılarında görevli Musa el-Haşim’i SDG ve uluslararası koalisyon ile istihbari işbirliği sebepli idamı ve SDF bünyesinde rütbeli olarak görev eski Daeş mensubu Raed Hüseyin’in idamı söz konusu vakalar olarak haberde kendisine yer buldu. Daeş’in haber ajansı Amaq’ın infaz görüntülerini “koalisyonun casuslarının infazı” olarak nitelemesi Daeş’in SDG içerisindeki bu yapılanmanın ABD’den bağımsız okumadığını da göstermektedir. Habere göre YPG/SDG’nin bu unsurları kendi bünyesine katmaktaki öncelikli amaçları ise bölgedeki istihbari çalışmalar ve askeri faaliyetlerde örgüt üyelerinin tecrübelerinden faydalanmak. Hardan araştırmalarına göre YPG/SDG bünyesinde bulunan ve hali hazırda rütbeli olarak görev alan eski Daeşçilerin önemli bir kısmının Deyrezzor ve çevresinde YPG/SDG istihbari faaliyetlerini yürüttüklerini ileri sürmektedir. Bu militanların bölgedeki aşiretlerle bağlantılı oldukları, YPG/SDG’nin aşiretlerle kurduğu dengenin bir sonucu olarak aşiretlerin araya girmesiyle bu şahısların önce yargısız şekilde salıverildiği ardından YPG/SDG bünyesine alındığını iddia edilmektedir. Haberde ayrıca bu eski Daeş militanlarının EYPlere dair teknik bilgileri başta olmak üzere sahip oldukları ciddi askeri tecrübenin de YPG/SDG’nin entegrasyon projesinin motivasyonları içinde yer aldığı vurgulanmıştır. YPG/SDGnin Daeş mahkumları kozu üzerinden hem maddi kazanım sağlayıp hem de Daeş tehdidini canlı tutarak kendine verilen dış desteği ayakta tuttuğu göz önünde bulundurulduğunda eski Daeş mensuplarını saflarına katmaları da örgütün pragmatist çizgisine uygun gözükmektedir. Bununla birlikte halihazırda bölgedeki Arap siviller ile sorunlar yaşayan YPG/SDG’nin bir de eski Daeşçiler üzerinden bölgede korku dalgası yayması kendisi için pek rasyonel bir tercih değildir. Zira aşiretlerin YPG/SDG’den dahi daha pragmatik aktörler olduğu bölgede söz konusu Daeş unsurlarının YPG/SDG kontrolü dışında eylemlerle örgütün başına iş çıkarması da muhtemeldir. Ömer Behram Özdemir [1] https://www.alaraby.co.uk/investigations/%D8%AF%D9%88%D8%A7%D8%B9%D8%B4-%22%D9%82%D8%B3%D8%AF%22-%D8%B5%D8%B1%D8%A7%D8%B9%D8%A7%D8%AA-%D8%B9%D9%84%D9%89-%D8%A7%D9%84%D8%A3%D8%B9%D8%B6%D8%A7%D8%A1-%D8%A8%D9%8A%D9%86-%D8%A7%D9%84%D8%AA%D9%86%D8%B8%D9%8A%D9%85%D9%8A%D9%86?fbclid=IwAR3ROgFZWAwM7s9FxoF5tY87JiPkfGCcR72rQh4NzHXfgRidXNJuTEvo_T4 , Erişim Tarihi: 8 Kasım 2021.
Fransız STK’lar Şebbiha Unsurlarını Fonluyor
Esed rejimine bağlı milis yapılar arasında mazisi en eski grupların başında gelen Ulusal Savunma Güçleri’nin insan kaynağı yerel savaş ağaları ve kriminal kliklere sırtını dayamaktadır. Bu sebeple sadece Nusayrilerden değil aynı zamanda Sünnilerden ve Hıristiyanlardan oluşan çok sayıda USG grubu sahada aktif olarak yer almaktadır. Newlines  Institute tarafından hazırlanan “Under the Guise of Aid: The Far-Right French NGO Allegedly Supporting War Crimes in Syria” başlıklı raporda rejimin savaş suçlarına bulaşan ve Hıristiyanlardan oluşan bazı Ulusal Savunma Güçleri (USG) gruplarıyla Fransız STK’ların ilişkileri detaylı şekilde ele alınmıştır.[1] Rapora konu olan SOS Chrétiens d'Orient (SOSCO) adlı STK Fransa’da faal olup aşırı sağ hareketlerle ilişkilere sahip konumda. Ortadoğu’daki Hıristiyan nüfusu hedefleyen bir yardım kuruluşu olma iddiasındaki SOSCO’nun Fransız Savunma Bakanlığı ile 2015-2020 arası dönemde “resmi ortaklık” ilişkisine sahip olduğu bilgisi raporda vurgulanmıştır. Kendisini Suriye’deki azınlıkların yegane koruyucusu şeklinde niteleyen Esed rejiminin SOSCO ile ilişkileri SOSCO’nun 2013 Ekim’deki kuruluşunun hemen devamındaki döneme dayanmaktadır. “Suriye’de Noel” teması altında Suriye’ye giden ve rejim unsurlarıyla temas eden kurum yetkilileri rapora göre bu ziyaretin dönüşünde daha fazla fon bulabilmek için bölgede silahlı gruplar tarafından Hıristiyanların kafaları kesilerek infaz edildikleri iddiasıyla manipülasyonda bulundular. Şahıslar ve kurumlardan elde edilen fonların ise bölgedeki Hıristiyan siviller yerine kullanılmaktan ziyade Hıristiyanlardan oluşan USG milis gruplarının fonlanmasında kullanıldığı bir diğer iddia konumundadır. Bu milis gruplarından öne çıkanlar ise Simon el-Vekil komutasındaki Maharda USG ile Nebil el-Abdallah komutasındaki Sukaylebiye USG grupları olmuştur. Bu gruplar aynı zamanda İran Devrim Muhafızları ve Suheyl Hassan komutasındaki Kaplan Güçleri ile de yakın ilişkilere sahip olsalar da SOSCO ile maddi ve manevi ilişkilerinin 2014 yılına kadar dayandığı ileri sürülmektedir. Bilhassa Vekil’in komutasındaki milislerin adam kaçırma ve cinayetlerle dolu bir karneleri olduğu ileri sürülürken Sezar dosyasındaki ceset fotoğrafları içerisinde Vekil’in güçleri tarafından alıkonulan sivillerin de olduğu rapordaki mülakatlarca teyit edilmektedir. Ayrıca bu USG gruplarının zorla mala el koyma ve çocuk savaşçı devşirme gibi suçlarla da sabıkalı olduğuna dair yazılı/görsel deliller raporda kendilerine yer bulmuştur. Raporda Maharda USG komutanı Vekil’in sorumlusu olduğuna dair teyide ulaşılan çok sayıda katliam da vurgulanmıştır. Buna göre 2012’de Kafr Zita, Savran, Latamina, Kubeyr, Tremse, Alfan, Halfaya’da 2013’te Ceb Hsara ve Kafr Hud, 2014’te Savran , 2015’te Rityan ve Cisr eş-Şügur ve 2017’de Tedmür’deki katliamlar Vekil’e bağlı milislerin de dahli olan hadiselerdir. Bahsi geçen katliamlarda rapora göre en az 700 sivil katledilmiştir. Esed rejimi SOSCO ile kurulan paravan STK’lar ve sorumlu figürler[2] üzerinden temas kurarak hem yabancı STK’ların ülkede doğrudan yerel figürlere temasını engellemiş hem de ilişkileri STK’lar arası ilişkiler kılıfına sokmuştur. Lakin son kertede SOSCO’nun bölgedeki faaliyetleri fiilen Esed rejimine bağlı milis güçlerin Fransız bir STK tarafından fonlanması bir başka ifadeyle Fransız vergi mükelleflerinin savaş suçlusu Esed milislerine desteği anlamına gelmektedir. Fransız Lafarge şirketinin Daeş ile ticaretinin kanıtlanmasının uluslararası kamuoyunda yarattığı tepki gibi Fransız bir STK’nın savaş suçlusu şüphelisi yapılarla ilişkilerinin detaylı şekilde ortaya çıkarılması orta ve uzun vadede uluslararası mahkemeler için dosya malzemesi olabilir. Ömer Behram Özdemir [1] https://newlinesinstitute.org/syria/under-the-guise-of-aid-the-far-right-french-ngo-allegedly-supporting-war-crimes-in-syria/ , Erişim Tarihi: 29 Kasım 2021. [2] Karma isimli STK ve Esma Esed’e yakınlığı ile bilinen Hala Şavi SOSCO ile temas kuran kurum ve kişiler olarak raporda yer almıştır.
YPG/SDG Gözaltı Merkezleri ve Rüşvet Yoluyla Salıverilen DEAŞ Unsurları
Suriye’nin kuzeyinde hakim YPG destekli yönetimin kontrolündeki hapishanelerde binlerce Daeş tutuklusunun olduğu bilinmekte. YPG Türkiye’nin olası operasyonlarına karşı bu hapishanelerin güvenliğini sağlayamamak ve bölgeye yeniden Daeş unsurlarının akışı ihtimalini koz olarak öne sürmektedir. Bununla birlikte söz konusu hapishanelerden kaçışların hem de YPG unsurlarının aracılığı  ile gerçekleştiğine dair senelerdir uluslararası kamuoyuna da sızan iddialar bulunmakta. Bu durum ile alakalı en yeni iddia ve çalışma ise The Guardian’dan geldi. Bethan McKernan ve Hussam Hammoud’un imzasıyla yayınlanan dosyada kuzey doğu Suriye’de rüşvet karşılığı hapishanelerden çıkabilen Daeş ile iltisak ile suçlanan mahkumlar konu edildi.[1] Haber dosyasına göre 10binden fazla Daeş ile ilintili mahkumun bulunduğu hapishanelerden sorumlu YPG unsurları bu mahkumları rüşvet karşılığı dışarı salıvermekte. The Guardian’ın elde ettiği resmi belgelere göre  bu süreci “mutabakat planı” adı altında işleten YPG unsurları kişi başı 8000 USD  karşılığında henüz yargı karşısına çıkmamış mahkumlara tahliye belgeleri sağlamaktadırlar. The Guardian’ın ele geçirdiği resmi belgeler e bu süreç sonucu serbest kalan mahkumlarla yaptıkları mülakatlara dayanan iddiaya göre rüşvet karşılığı tahliye edilen kişiler bölgede başka bir silahlı örgüte katılmayacaklarına dair yazılı beyanda bulunup YPG/SDG kontrolü altında Kuzey Suriye’yi terk etmek zorundalar. Mülakat yapılan kişilerin serbest kalmaları ardından kendileri gibi daha önce el-Hol kampında tutuklu olan ve benzer rüşvet anlaşmasıyla salıverilen eşleriyle yeniden bir araya geldikleri bilgisi de YPG’nin  bu rüşvet çarkının bölgedeki tüm kamp ve hapishanelere yayılmış olduğunu işaret etmektedir. Mülakat yapılan şahıslar tanıdıkları en az 10 kadar mahkumun da kendileri gibi aynı “mutabakat planı” çerçevesinde salıverildiklerini iddia etmekteler. Ferhad Şami adlı sözde YPG/SDG sözcüsü yaptığı açıklamada The Guardian tarafından ele geçirilen belgeleri gerçek dışı olarak tanımlarken süreç içerisinde Daeş ile ilintili bazı mahkumların salındığını kabul etmiş lakin bu mahkumların “eli kana bulaşmamış” unsurlar olduğunu ve halen YPG/SDG tarafından tekrar  Daeş’e katılmamaları için uzaktan gözlemlendiklerini iddia etmiştir. Lakin yine The Guardian’ın iddiasına göre Daeş’in bölgede infazlar başta olmak üzere kanlı eylemlerine imza atan isimlerden olan Ebu Cafer kod adlı Daeş unsuru da YPG/SDG tarafından rüşvet karşılığı serbest bırakılanlar arasında olup Şami’nin iddiasını yalanlar nitelikte bir örnek teşkil etmektedir. The Guardian’ın konuyla alakalı Uluslararası Koalisyon’a sordukları sorular ise “bölgedeki gözaltı merkezlerinin sorumluluğu sadece YPG/SDG’ye aittir. Koalisyonun bu gözaltı merkezlerinin idaresi ve işleyişi üzerinde herhangi bir kontrol gücü yoktur” şeklinde kısa bir elektronik posta ile cevaplanmıştır. 2019’da yılında al-Monitor tarafından Deyrezzor’daki aşiret unsurlarıyla gerçekleştirilen mülakatlar bölgedeki aşiret unsurlarının YPG/SDG’nin kontrolündeki gözaltı merkezlerinin işleyişlerine güvenmediklerini göstermektedir. Bu mülakatlarda gözaltı merkezlerindeki Daeş unsurlarıyla işbirliği yapmakla suçlanan YPG/SDG unsurları[2] güncel iddialar ile birlikte bu şüphelerin yersiz olmadığını da teyit etmişlerdir. Türkiye’nin olası bir sınır ötesi operasyonunun bölge istikrarı için sorun teşkil edeceğini ve Daeş’in yeniden alan bulacağını iddia eden senaryolara karşın bölgede Daeş’in insan kaynağının önemli bir kısmının YPG/SDG gözaltı merkezleri olabileceği görülmektedir. Rüşvete dayalı anlaşmalarla kurulan düzen gözaltı merkezlerinin işlevine dair ciddi şüpheler oluştururken olası bir Türkiye müdahalesinde YPG/SDG’nin bir şantaj kozu olarak bu merkezlerdeki mahkumların bir kısmını salıvermesi ihtimali de oldukça olasıdır. Daeş’in hapishane merkezli radikalleşme ve milis devşirme stratejisini de göz önünde bulundurduğumuzda YPG/SDG kontrolündeki gözaltı merkezlerinin Daeş unsurlarını engellemekten ziyade orta vadede tehdit oluşturdukları söylenebilir.   Ömer Behram Özdemir [1] https://www.theguardian.com/world/2021/nov/22/former-is-fighters-say-they-paid-way-out-of-kurdish-jail-in-reconciliation-scheme , Erişim Tarihi: 22 Kasım 2021. [2] https://www.al-monitor.com/originals/2019/06/syria-deir-ez-zor-shaitat-massacre-islamic-state-kurdish.html#ixzz7CwSxXHWs , Erişim Tarihi: 20 Kasım 2021.
Rejimin İhtiyaçlarına Göre Şekillenen Genel Aflar
Esed rejiminin belli aralıklarla çıkardığı aflar içeriği ve uygulama süreçleriyle çoğu zaman tartışma konusu yaratmıştır. Robert Schuman Centre tarafından yayınlanan “Manipulating National Trauma: The Assad Regime’s Wartime Instrumentalisation of Presidential Amnesties” [1]başlıklı raporda bu af ilanlarının kronolojisi ve de rejimin bu ilanlardaki amaçları masaya yatırıldı. Mart 2011’den bu yana tam 20 kez genel af ilan eden Esed rejimi bu afların kapsamına dönem dönem asker kaçaklarını alırken bunun haricinde de siyasi suçlar başta olmak üzere muhtelif suçlardan hüküm giyenleri kapsamına aldı. Rejim hapishanelerindeki tutukluların önemli bir kısmı ise haklarında herhangi bir hüküm bulmadan tamamen gözaltı sebepli olarak alıkonuldukları için tüm bu afların kapsamının dışında kalmaktadırlar. Kronolojik olarak savaş sürecini üç döneme ayıran rapora göre 2011-2012 arası dönem halk ayaklanmasının silahlı mücadeleye dönüşüm süreci olarak adlandırılırken 2012-2015 silahlı muhalefetin yükseliş dönemi, 2015-2021 arası ise rejimin geri dönüş süreci olarak sınıflandırılmakta.  2011-2012 arası ilk dönemde rejim tam 7 kez genel af ilan ederken bu aflar içerisinde “kandırılmış vatandaşların” rejimle uzlaşmasına yönelik olanlar ilgi çekmektedir. Rejim bu dönem gösterilere katılımları hasebiyle haklarında tutuklama kararı çıkarılan ve “kandırılmış” olarak nitelendirilen vatandaşların “teslim olmaları” ön şartıyla affına yönelik iki kez (Mayıs 2011 ve Kasım 2011) af çıkardı. Buna ek olarak siyasi suçluların özellikle de daha sonra cihadi gruplara katılacak olan hükümlülerin kapsama girdiği aflar da ilan edildi (Mart 2011, Mayıs 2011, Haziran 2011).  Özellikle Sednaya hapishanesindeki rejim muhalifi İslamcı figürlerin bu dönemde af kapsamında salıverilmesi pek çok uzman tarafından rejimin Suriye muhalefeti içerisindeki İslamcı tonların yükselmesine yönelik bir hamlesi olarak okunmaktadır. 2012-2015 arasında silahlı muhalefetin yükselişi döneminde ise rejim tarafından 6 kez af ilan edilirken bu afların yarısı (Mayıs 2012, Ekim 2013 ve Temmuz 2015) asker kaçaklarına yönelikti.  Bu dönemin rejim ordusunun pek çok cephede insan kaynağı anlamında sıkıntılar çektiği ve İran destekli milislerin yoğun şekilde cephe hattında görüldüğü yıllar olduğu hatırlandığında rejimin insan kaynağı sorununu çözmek amacıyla afları kullanmak istediği anlaşılmaktadır. Ki bu sürecin sonunda İdlib’in düşüşü ve Esed’in İdlib’deki kayıpları askeri anlamda insan kaynağı eksikliğine bağlamasının ardından Rusya’nın doğrudan müdahil olduğu döneme girilmiştir. Raporda rejimin geri dönüş yaptığı dönem olarak nitelendirilen 2015-2021 yıllarında ise 7 kez af ilan edilirken bu aflarda asker kaçaklarına ek olarak firari askerler ve rejime teslim olacak muhalifler de af kapsamına girmiştir (Şubat 2016, Temmuz 2016, Ekim 2018 ve Mar 2021). Rejimin Rusya desteğiyle birlikte önce denge kurup sonra teraziyi kendi lehine çevirdiği bu yıllarda Dera örneğinde olduğu gibi asker firarileri ve eski muhaliflerin rejimle uzlaşarak rejim saflarında milislere dönüşme süreci genel aflarla desteklenmiştir. Buradan afların içeriği ile alakalı Moskova’nın da etkisi olduğu sonucuna da varılabilir. Raporda rejimin af zamanlamalarında dini ve milli bayramları da göz önünde tutarak dönem dönem bu ilanları ulusal birliğe yönelik faaliyetler gibi gösterdiği vurgulanırken afların uygulanması ve rejimin 10 yıldan beri süregelen güvenlik politikaları çerçevesinden bakıldığında tüm af süreçlerinin rejimin baskı politikalarının aracı olduğu iddia edilmektedir.   [1] https://middleeastdirections.eu/new-publication-wpcs-manipulating-national-trauma-the-assad-regimes-wartime-instrumentalisation-of-presidential-amnesties-pieter-both/ , Erişim Tarihi: 29 Ekim 2021.
YPG/PKK’nın Bombalı Araç Saldırıları ve Çözüm Önerileri
Suriye’nin kuzeyinde Moskova’nın İdlib’e baskısını arttırdığı şu günlerde Ankara da YPG’ye karşı baskıyı arttırmakta ve olası kara harekatlarının sinyallerini vermektedir. PKK’nın Suriye kolu YPG geçtiğimiz yıllar içerisinde hem Türkiye topraklarını hem de Türkiye’nin Suriye içerisinde oluşturduğu güvenli bölgeleri hedef alan eylemleriyle Ankara için doğrudan tehdit konumuna gelmiştir. Uzun menzilli silah ve mühimmatlar ile taciz ateşleri, EYP ve anti-tank mühimmatı kullanılan pek çok saldırı türünün yanında terör örgütü intihar saldırıları ve bombalı araç saldırılarıyla da bölgede istikrarı hedef almaktadır. YPG/PKK’nın bu terör saldırılarındaki mazisi intihar saldırılarında ölen iki terörist figür olan Arin Mirkan ve Avesta Habur üzerinden okunmakta. 2014’te Daeş’e karşı çatışmalarda kendini patlatarak intihar eden Arin Mirkan ve 2018’de Zeytindalı Harekâtı esnasında TSK/ÖSO birliklerinin bulunduğu bir bölgeye sızarak kendini patlatan Avesta Habur adlı militanlar bu eylemleriyle YPG/PKK’nın intihar saldırıları ve bombalı araç saldırıları stratejilerinin reklam yüzleri oldular. Mirkan’ın gerçekleştirdiği saldırı örgütün Türkiye içerisindeki intihar ve bombalı araç saldırılarını hızlandıran bir dönüm noktası olurken Habur’un saldırısı ise Zeytindalı Harekatı sonrası dönemde YPG/PKK’nın TSK ve ÖSO’ya karşı yoğun olarak gerçekleştirdiği bombalı araç saldırılarının başlangıç noktasını teşkil etti. Arin Mirkan’ın saldırısından sonra YPG/PKK’nın Türkiye içerisinde gerçekleştirdiği eylemlerin bilançosu 26 intihar saldırısı olmuştur. Bu saldırıların üçünde saldırganlar patlayıcı düzenekli yelekle eylemi gerçekleştirirken geri kalan saldırılar bomba yüklü araçlarla gerçekleşmiştir. Avesta Habur’un saldırısı sonrası Suriye içerisinde TSK ve ÖSO unsurlarını ve güvenli bölgedeki sivilleri hedef alan bombalı araç saldırı sayısı ise 192’dir. Bu 192 saldırının 177’sinin sivillerin yoğun olarak bulunduğu bölgelerde gerçekleşmesi saldırıların amacının askeri bir etki yaratmaktan ziyade siviller arasında korku yaratarak bölgede kaos ve istikrarsızlığı arttırmak olduğu söylenebilir. YPG/PKK bu eylemleriyle bölgedeki idarenin daha sert güvenlik önlemleri alarak sivil kitleyi kendinden uzaklaştırmasını amaçlamaktadır. Bunun yanında çatışmalar sebepli olarak bölgeyi terk eden Suriyelilerin geri dönüşlerini engelleyerek bölgede hedefledikleri YPG/PKK kontrolündeki şerit hayalinin yaşaması bir diğer önemli amaçtır. YPG/PKK kontrolündeki bölgelerin TSK/ÖSO kontrolündeki alanlardan daha güvenli bir imaja sahip olması ise bu eylemler vasıtasıyla YPG/PKK’nın uluslararası kamuoyuna vermek istediği mesaj olduğu değerlendirilmektedir. YPG/PKK’nın terör eylemleri ve bu eylemler üzerinden yürüttüğü siyasete karşı yapılması gerekenler konusunda ise şu önerilerde bulunulabilir. YPG/PKK’nın bölgedeki uzun vadeli hakimiyet kurma planlarının önüne set çekilmesi için bölgede hâkim olan Suriye Geçici Hükümeti idaresinin başta güvenlik kurumlarının işlevi ve yerel konseylerle koordinasyon olmak üzere kapasitesini arttırarak bölgede güçlü bir merkezi otorite konumuna gelmesi önerilmektedir. Ek olarak altyapı yatırımları ve konut projeleriyle bölge demografisinin yerleşik hali güçlendirilmelidir. Suriye Geçici Hükümeti’nin kontrolündeki sınır geçiş noktaları, bölge güvenliği için büyük önem taşıdığını bu sebeple bu bölgelerin güvenliği için SMO veyahut  Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı olacak şekilde Sınır Muhafızları biriminin kurulması ve bu birimin yeterli teknolojik imkanlar ve eğitimlerle desteklenmesi gerekmektedir. Bu süreçte Türkiye’nin eğitimi ve teknik destek başta olmak üzere Suriye Geçici Hükümeti’nin sınır kontrolünü güçlendirmek adına başat rol oynaması gerekmektedir. Buna ek olarak Ankara’nın bölgede YPG/PKK kaynaklı gerçekleşen her saldırıya YPG/PKK’nın çekirdek kadrolarının konuşlu olduğu karargahları havadan vurarak karşılık vermesi askeri müdahale önerilerinin ilk safhasını oluşturmaktadır. Nihai olarak YPG/PKK saldırılarının ekseriyetle Tel Rıfat, Menbic ve Ayn İsa merkezli eylemler olduğu ve Türkiye’nin bu bölgeleri terörden arındırılması için Rusya’yı öncelikle diplomatik yollarla harekete geçirmeye çalışması aksi halde bu bölgelere yönelik meşru askeri müdahalesinin gerçekleşeceğini deklare etmek gerekmektedir.