Analiz
Rejimin Demografik Yapısını Değiştirdiği Hayyan’da Uyuşturucu Tarlaları İddiası
Rejim hükümeti Halep’in kuzey kırsalında bulunan Hayyan kasabasını ele geçirmesinin üzerinden bir yıldan fazla süre geçmesinin ardından kasabada altyapı ve yerel hizmet süreçlerinin rehabilitasyonlarının sona erdiğini ve hayatın normale döndüğünü duyurdu.[1] Benzer iddialar rejim yanlısı medyada da yer buldu. Lakin Syria Report’a göre sahadaki gerçekler rejim yanlısı kaynakların aktardıklarından oldukça farklı. Syria Report’un sahadaki muhabirinin aktardıklarına göre, Hayyan ahalisinin ekseri çoğunluğu Şubat 2020’de bölgeden zorla çıkarıldı. Şu an ise kasabanın bazı kısımlarında yerleşim görülürken, buralarda ikamet edenler ise rejim yanlısı militanların aileleri ve rejim yanlısı başka aileler. Söz konusu mukim kitlenin Hayyan ahalisi bölgeden çıkarıldıktan sonra Hayyanlıların konut ve tarlalarına illegal şekilde yerleştikleri de Syria Report muhabirinin bölge yerleşimine dair bir başka iddiası. 2011 öncesi Hayyan’da 25bin sivilin yaşadığı tahmin edilirken yerlerinden edilen bu sivillerin önemli kısmının Halep ve İdlib’de muhaliflerin kontrolündeki kamplara göç ettikleri biliniyor. Şubat 2020’de bölgeyi hedefleyen son rejim saldırısı esnasında başta Nubl-Zahra hattındaki milisler ve Hizbullah olmak üzere İran Devrim Muhafızları kontrolündeki mezhepçi militanlar ve Rusya destekli Liva Kudüs unsurları, evlerin yağmalanıp yakılması ve de bölgedeki mezarların tahrip edilmesi gibi vahşi eylemlerde bulunmuştu. Syria Report’a göre bu saldırılarda bilhassa muhalif pozisyonlarıyla bilinen “Hayyanlı Ousu” ailesinin konut ve mezarları hedef alındı. Bu süreçte, Liva Kudüs içerisinde yer alan Hayyan kökenli rejim yanlısı milislerin oynadığı aktif rol, kasaba içi gerginlik ve çatışmalara da yol açıyor. Halep’te ayaklanmanın başlangıç günlerinde ve özellikle Bedir Şehitleri Tugayı’nda yer alarak ayaklanmada aktif rol oynayan Hayyanlı muhaliflerin varlığı göz önüne alınırsa bu iç hesaplaşmaların kasabanın düşüşü sürecindeki eylemlere de etki ettiği söylenebilir. Rejimin kasabayı ele geçirmesinin ardından yaptığı idari atamalar da Hayyan’ın devrim sürecindeki mikro tarihiyle bağlantılı. Mart 2020’de rejim tarafından kasabanın belediye başkanı olarak atanan Hayyanlı Hamid el-Bacc kasabanın muhalif güçlerin kontrolü altına girmesi ardından bölgeyi terk ederek Nubl-Zahra bölgesine yerleşen rejim yanlısı bir aileye mensup. El-Bacc’ın ailesinden pek çok kişinin Nubl-Zahra’daki mezhepçi milislerin saflarına katılarak çatışmaya taraf olduğu da biliniyor. Rejim yanlısı milislerin koruması altında Bacc ve Kasehu aileleri, Hayyan’dan çıkarılmış sivillerin konutlarını işgal ederken Nubl-Zahra bölgesinden gelen mezhepçi milisler de tarım arazilerini kontrol ediyor. Rejim öncesi Hayyan bölgesi buğday, baklagiller, meyve ve baharat üretimiyle bilinmekteydi. Buna karşın rejimin bölgede tekrar hakim olmasının ardından Hizbullah’ın bölgeye gelmesiyle Hayyan ile Hreitan arasındaki arazilerde yoğun bir kenevir ekimi yaşandığı Syria Report tarafından bildiriliyor. Syria Report’un iddiasına göre, Hizbullah kenevir üretimi için bölgeye yevmiye usulü çalışan çiftçiler getirerek bölgeyi bir kenevir üretim merkezi haline getirmeyi amaçlıyor. Lübnan-Suriye-Ürdün hattı üzerinden bölgede son dönemdeki illegal narkotik hareketlenmenin merkezinde olduğu bilinen Hizbullah’ın Hayyan’da da uyuşturucu hammaddesi üretimi hususunda inisiyatif aldığı düşünülüyor. Muhalif Hayyan yerel konseyinin eski bir yetkilisine göre, Hayyan’da 40 civarında aile mukim durumda. Hayyan yerlisi Bacc ve Kasehu ailelerinin haricinde Hayyanlı olmayan milislerle ilintili ailelerden oluşan bu 40 civarı ailenin dışında kasabanın dış kısımlarında kimi arazi ve konutlar ile Halep-Antep yolu üzerindeki kimi sanayi tesislerinde de Hizbullah üyelerinin yerleşik olduğu iddialar arasında. Ömer Behram Özdemir [1] https://www.syria-report.com/aleppo-who-residing-displaced-peoples%E2%80%99-properties-hayyan , Erişim Tarihi: 12 Mayıs 2021.
YPG, Suriye’deki Eğitim Sistemi Üzerinden Militan Devşiriyor
YPG, Suriye’deki eğitim sistemini, PKK ideolojisine inanan ve savunan, gerektiğinde uzun vadede örgüte militan kaynağı oluşturabilecek bir alan olarak kullanmaktadır. YPG, kontrolü altındaki bölgelerde gençleri zorla silah altına alarak, eğitim binalarını yıkıp askeri karargahlara dönüştürerek, okullardaki eğitim müfredatını değiştirip öğretmenleri zorla bünyesine katmaya çalışarak, eğitim sistemine müdahalelerde bulunmaktadır. YPG’nin bölgedeki eğitim sistemi değiştirmeye yönelik ilk adımları, 2011’in sonundan itibaren hayata geçirilmeye başlanmıştır. Kürt nüfusun yoğun yaşadığı bölgelerde Kürtçe dil eğitimi veren kurslar açılmış ve müfredatta ufak çaplı değişiklikler yapılmıştır. 2013’de Kürtçe dili dersi resmi olarak müfredata katılmıştır. 2016’da  ise ilkokul öğrencilerine eğitim vermek üzere yaklaşık 2.600 öğretmene eğitim verilmiştir.[i]  2016-2017 eğitim yılında birinci sınıftan altıncı sınıfa kadar ilkokulun bütün sınıflarında ders içerikleri değiştirilmiştir. Eğitim sisteminin değişim süreci, Suriye rejimi müfredatının askıya alındığının ve YPG müfredatının Kürtçe olarak uygulanmaya başlanacağının duyurulması ile hız kazanmıştır. Örgütün, 2017-2018 eğitim yılında müfredat değişikliği kapsamını genişlettiği; kendi ideolojisini yansıtan müfredatın yedinci, sekizinci ve dokuzuncu sınıfları da kapsar hale getirildiği gözlemlenmiştir. Sonraki eğitim döneminde ise onuncu ve on birinci sınıflara yönelik oluşturulan özel bir müfredat uygulanmıştır. On ikinci sınıfların müfredata dahil edilmesi 2020 içerisinde gerçekleştirilmiştir. YPG müfredatında, eğitimin “ideolojiye hizmetin bir parçası” olarak görüldüğünü ortaya koyan birçok husus vardır. Müfredatta yer alan “Siyasi Eğitim” dersinin adının “Demokratik Ulus” olarak değiştirilmesi ve öğrencilere Arap tarihinin öğretilmemesi dikkat çeken bir husustur.[ii] Örgüt tarafından basılarak öğrencilere dağıtılan tarih kitaplarının içerikleri incelendiğinde, Abdullah Öcalan ve PKK lider kadrosundan teröristlerin fotoğrafları ile doldurulduğu görülmektedir. Kitapların içinde yer alan parçalarda ise “PKK’nın Kürt tarihindeki önemi ve bir dönüm noktası olduğu” ifadesi sıkça geçmektedir. Örgüt eliyle gerçekleştirilen sistematik değişiklikler sadece müfredat ve kitaplar üzerinden ilerlememiş, eğitim kurumu personeli ve öğretmenler üzerinde de etkisini göstermiştir. Bu kapsamda, özerk yönetim tarafından okullarda eğitim vermek üzere sonradan görevlendirilen öğretmenlerin çoğunun YPG’nin dayattığı dil ve tarih üzerine yoğunlaştığı tespit edilmiştir. Bölgedeki Esed rejimine bağlı okullara el konulmuş ve böylelikle ilkokuldan liseye kadar olan tüm sınıflarda örgütün belirlemiş olduğu müfredat uygulanmaya başlamıştır. YPG, ayrıca öğretmenlere zorunlu askerlik uygulamasına dahil olmaları için baskı uygulamıştır. Baskının yasal dayanağı olarak da sözde özerk yönetim tarafından 13 Temmuz 2014’te ilan edilen “meşru müdafaa görevi”[iii] yasası gösterilmiştir. 2020’nin son aylarında YPG tarafından bölgedeki öğretmenlere “Suriye rejiminin eğitim müfredatını öğretmeme taahhüdü” imzalatılmaya çalışılmış ve bazı öğretmenler tarafından bu girişime karşı çıkmıştır. Buna karşılık YPG tarafından öğretmenlere yönelik tutuklama girişimleri arttırılmış ve tutuklama esnasında herhangi bir gerekçe sunulmamıştır. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi tarafından hazırlanan ve mağdurların aileleri, tanıklar ve gözaltı merkezlerinden sağ kalanlar dahil olmak üzere birden fazla kaynaktan elde edilen veri tabanına göre; YPG’nin 659’u çocuk ve 176’sı kadın olmak üzere en az 3.784 kişiyi keyfi olarak göz altına aldığı belgelenmiştir.[iv] Tüm bu keyfi tutuklamaların içinde Ocak 2021'in başından 15 Şubat 2021'e kadar olan süreçte 61 öğretmen, Suriye rejiminin müfredatını uygulamaya devam ettiği veya zorunlu askerlik uygulamasına katılmayı reddettiği için tutuklanmış, yüzlerce öğretmen maruz kaldığı baskı nedeniyle mesleğini bırakmak zorunda kalmış veya görevden alınmıştır. 27 öğretmen YPG’nin dayattığı müfredatı uygulamayı reddettiği ve rejimin müfredatını uygulamaya devam ettiği gerekçesiyle tutuklanmıştır. 34 öğretmen, zorunlu askerlik kapsamında YPG saflarında yer almayı reddettiği için tutuklanmış; aynı nedenle yaklaşık 550 öğretmen gördükleri baskı nedeniyle mesleklerini bırakmak zorunda kalmış veya görevden alınmıştır.[v] YPG eliyle eğitim sisteminde gerçekleştirilen değişiklikler, Suriye’nin kuzeyinde yaşayan yaklaşık yarım milyon öğrencinin geleceğini belirsiz bir hale sokmaktadır. Uygulanan politikalar neticesinde okulu bırakan öğrenci sayısında endişe verici artış yaşanmış, birçok aile çocuklarını resmi bir diplomaya sahip olabilmesi adına rejimin kontrolü altındaki okullara göndermeyi tercih etmiştir. Mevcut durum, rejim kontrolündeki okullarda sınıfların aşırı kalabalık olmasına ve Covid-19 salgınının yaygınlaşmasına yol açmıştır.   Sibel Dündar   [i] Mohammed Al Hessan, Stephanie Bengtsson, Judith Kohlenberger, “Understanding the Syrian educational system in a context of crisis”, Vienna Institute of Demography, 2016, https://www.econstor.eu/bitstream/10419/156317/1/875728065.pdf. [ii]Mohammed Al Hessan, Stephanie Bengtsson, Judith Kohlenberger, “Understanding the Syrian educational system in a context of crisis”, Vienna Institute of Demography, 2016, https://www.econstor.eu/bitstream/10419/156317/1/875728065.pdf, [iii] Dia Odeh, Mohamed Homs, Ninar Khalifa, “Compulsory military recruitment in Jazira Region: SDF imposing their authority” Enab Baladi, 12 July 2019, https://english.enabbaladi.net/archives/2019/07/compulsory-military-recruitment-in-jazira-region-sdf-imposing-their-authority/#ixzz6nweCB3rr. [iv] “Syrian Democratic Forces Have Arrested/ Detained at Least 61 Teachers Over Educational Curricula and for Forced Conscription Since the Beginning of 2021”, The Syrian Network for Human Rights (SNHR),  19 February 2021https://sn4hr.org/blog/2021/02/19/55948/. [v] A.g.e
Ahrar el Şam’da Yeni Komuta Konseyi
Suriye muhalefetinin önemli gruplarından Ahrar el Şam’da 2020’nin ikinci yarısından itibaren yaşanan idari gerilimler, örgütün liderliğini ve işleyişini tartışmaya açarken liderlik için yarışan klikler de bu dönemde güç gösterileriyle yarışta öne geçmeye çalıştı. Eski lider Hasan Sufan ve askeri kanadın önemli isimlerinden Ebu el Munzir’den oluşan kliğin, dönemin lideri Cabir Ali Paşa ve Ahrar el Şam yönetim kademesine meydan okudu. Liderliğin kimi emirlerini uygulamamalarıyla başlayan ve örgüt içi “darbe girişimi” olarak yorumlanan süreç[1] bir süre sonuçsuz gerilime yol açtı. Bu gerilim sonucu, fiilen iki parça halinde hareket eden Ahrar el Şam’da ilk mutabakat Ocak 2021’de gerçekleşti. Cabir Ali Paşa ve Hasan Sufan’ın da teyit ettiği gelişmeye göre, Ahrar el Şam’ın yeni lideri olarak Amir el Şeyh (Ebu Ubeyde) seçildi.[2] Bu mutabakatın ardından Nisan aynını son günlerinde ise Ahrar el Şam’ın yeni komuta konsey yapılanmasına dair haberler gündeme düştü. Amir el Şeyh, fikir ayrılıklarına sahip tarafların mutabakatı sonucu yeni bir komuta konseyinin kurulduğunu ilan etti.[3] Hasan Sufan’ın içinde bulunduğu kliğe yakın kaynakların muhalif haber sitelerine aktardığına göre, yeni komuta konseyinin içerisinde bu kliğin parçası olan Binbaşı Hüseyin Ubeyd (Ebu Suheyb),  Yarbay Ebu el Munzir ve Ebu Ömer el Sahel gibi isimler bulunmakta.[4] Habere göre, Ebu el Munzir ve Ebu Suheyb’in listede yer almalarında Türkiye’nin de etkisi oldu. Komuta konseyinin yeni liderlik kadrosu içerisinde şu isimlerin bulundu iddia ediliyor :  Ebu Bekr el Faruk, Ebu Selman el Hamavi, Ahmed el Rifai (Şeyh Ebu Ubeyde), Alaa Cuudi (Ebu Ömer el Tevbe), Ebu Hassan el Hamavi, Ebu el Hayr el Şami, Velid Süleyman (Ebu Hamza) ve Ahmed el Dalati (Ebu Muhammedd el Şami) Bahsi geçen mutabakat haberleri Ahrar el Şam içindeki ayrışmanın azaldığı yönünde olduğuna dair sinyaller olarak yorumlanabilir. Bununla birlikte, Ahrar el Şam içerisindeki ayrışmanın sadece makam kavgası olmadığı, örgütün tercihlerine dair farklılıkların da etkili olduğunu göz önüne aldığımızda bu mutabakatın kırılgan bir tarafının olduğu gözüküyor. Türkiye’nin bölgedeki nüfuzu ve Ahrar el Şam üzerindeki etkisi sebebiyle Ankara’nın gözetimi altında olası yeni bir gerginliğin büyük bir çatışmaya evrilmeden yine engellenmesi mümkün. Lakin bu mutabakatın her an yeniden bozulma ihtimali Ahrar el Şam’ı hem bölgedeki diğer muhaliflerle ilişkide hem de Ankara ile ilişkilerde zayıflatan bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Son yıllarda gücünden oldukça fazla kayıp veren örgüt için, içeride yeni bir gerginliğin çıkma ihtimali sıkıntılı bir sürece işaret ediyor. Ömer Behram Özdemir [1] https://www.suriyegundemi.com/ahrar-el-sam-da-darbe-girisimi-ve-olasi-senaryolar [2] https://twitter.com/aronlund/status/1348040562939727874 , Erişim Tarihi: 1 Mayıs 2021. [3] https://syrianobserver.com/news/65828/ahrar-al-sham-is-reshaping-its-leadership.html , Erişim Tarihi: 1 Mayıs 2021. [4] https://syrianobserver.com/news/65828/ahrar-al-sham-is-reshaping-its-leadership.html , Erişim Tarihi: 1 Mayıs 2021.
Özbek Yetkililerin İkinci Suriye Ziyareti
DEAŞ’ın Suriye topraklarında kontrol ettiği son yerleşim yerini de kaybetmesinin  ardından, binlerce yabancı savaşçının ailesi SDG’nin kontrolündeki kamplarda yaşamaya başladı. Bu yabancı savaşçı aileleri içerisinde Avrupalı aileler kadar Türki Cumhuriyetlerinden ailelerde bulunuyor. Bu aileler zaman içerisinde bölge ülkelerinin girişimleriyle ülkelerine geri gönderildi. Bu noktada bazı ülkelere Rusya veya ABD aracılık ederken bazıları da direkt olarak SDG’nin sözde özerk yönetimi ile temasa geçti. Bu ülkeler içerisinde yer alanlardan biri de Özbekistan’dır. Sözde Özerk Yönetim Dış İlişkiler Ofisi Eş Başkanı Abdulkerim Ömer ile verdiği sıcak pozlarla Türk kamuoyunda büyük tepki toplayan Özbek diplomat ise eski Moskova Başkonsolos’u Mehriddin Khairiddinov[1]du. Kasım 2020’de gerçekleşen ziyaretin ardından bu kez de Özbekistan’ın Kuveyt Büyükelçisi Bahramjan Alayov liderliğinde bir heyet, sözde Özerk Yönetim Dış İlişkiler Ofisi Eş Başkanı Abdulkerim Ömer’e yeni bir ziyaret gerçekleştirdi. Özbek Diplomat Mehriddin Khairiddinov’un ziyaretinde olduğu gibi Kuveyt büyükelçisi Bahramjan Alayov da samimi pozlar verdi. Geçtiğimiz ziyaret Türk kamuoyunda büyük tepkiye neden olmuş, Özbekistan’ın Ankara Büyükelçisi Alişir Azamhocayev Habertürk köşe yazarı Kürşad Zorlu’ya bir açıklama yaparak Türkiye’nin terörle mücadelesinde yanında olduklarını aktarmış, aynı zamanda söz konusu ziyaretin bölgede kalan vatandaşların geri getirilmesi amacıyla olduğunu belirtmişti.[2] Söz konusu ikinci ziyaretten de anlaşılıyor ki, Özbekistan’ın temel motivasyonu SDG’nin kontrol ettiği bölgelerde kalan vatandaşlarını geri getirmekten ötesi değil. Nitekim bu ziyaret sonucunda da 24’ü kadın ve 68’i çocuk olmak üzere 92 Özbek vatandaşın teslim alınarak Özbekistan’a götürüldüğü açıklandı.[3] Hatırlarsak ilk ziyaretin ardından da çok sayıda Özbek kadın ve çocuk teslim alınarak ülkelerine geri götürülmüştü. [4] Özbekistan’ın iyi niyetli yaklaşımın aksine YPG/PKK medyası söz konusu ziyaretleri kendi meşruiyetlerini arttırmaya ve Türkiye’yi suçlamaya yönelik söylemlerde bulunmayı sürdürüyor. Özbekistan’ın bu duruma fırsat vermemesi gerekir. Özbekistan vatandaşlarına, özellikle de çocuklara sahip çıkarak ülkelerine geri götürmesi ve bunun için de diplomasi faaliyetleri yürütmesi oldukça anlaşılabilir bir durum. Ancak Özbek yetkililerinin her ziyaretlerini basın önünde gerçekleştirmeleri ve bu yönüyle SDG’ye ve onun sözde özerk yönetimine meşruiyet atfetmeleri Türk kamuoyunda büyük rahatsızlık yaratıyor. Bu durumun bir an önce önüne geçilerek görüşmeler istihbarat kurumları vasıtasıyla gerçekleştirilmelidir. Sözde Özerk Yönetim’e meşruiyet atfedilerek tutanak imzalanması ve bununla basın karşısına çıkılması Özbekistan’ın Türkiye’nin hassasiyetlerini görmezden geldiği anlamına gelebilir. Özellikle de Türkiye ile Özbekistan’ın ilişkilerinin giderek iyileştiği, Özbekistan’ın Türk Konseyi’ne katıldığı ve Özbekistan Cumhurbaşkanı Mirziyoyev ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında oldukça sağlıklı bir iletişim yakalandığı bir dönemde Özbekistan’ın bu özensiz ve dikkatsiz tutumu ilişkileri kötü etkileyebilir. Kutluhan Görücü [1] Suriye’de Sözde Özerk Yönetimi Ziyaret Eden Özbek Diplomat: Mehriddin Khairiddinov, Suriye Gündemi, 3 Aralık 2020, https://www.suriyegundemi.com/suriye-de-soezde-oezerk-yoenetimi-ziyaret-eden-oezbek-diplomat-mehriddin-khairiddinov [2] Kürşad Zorlu, Özbekistan’dan Suriye’nin kuzeyine yapılan ziyaret ve arka planı…, Habertürk, 29 Kasım 2020, https://www.haberturk.com/yazarlar/prof-dr-kursad-zorlu/2885603-ozbekistandan-suriyenin-kuzeyine-yapilan-ziyaret-ve-arka-plani [3] Uzbekistan repatriates 92 women and children with ties to ISIS from Syria, K24, 30 Nisan 2020, https://www.kurdistan24.net/en/story/24402-Uzbekistan-repatriates-92-women-and-children-with-ties-to-ISIS-from-Syria [4] Uzbekistan repatriates 98 people from Syrian camps, Reuters, 8 Aralık 2020, https://www.reuters.com/article/uzbekistan-syria-repatriation-int-idUSKBN28I1LX
CENTCOM’dan YPG Kontrolündeki Kamplarda “Radikalleşme” Uyarısı
YPG’nin ABD desteğiyle Kuzey Suriye’deki hakimiyeti devam ederken ABD, bölgede olası yeni “radikalleşme” dalgasına dair endişelerini askeri kaynaklar üzerinden dile getirmeye devam ediyor. Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) komutanı General Kenneth Mc Kenzie geçtiğimiz günlerde American Enterprise Institute tarafından düzenlenen bir programda YPG kontrolündeki el-Hol kampının doğurabileceği olası tehditleri dile getirdi. Mc Kenzie’ye göre, kamplarda bulunan binlerce çocuk günden güne radikalleşiyor. Şayet bu kamptaki çocukların vatandaşı olduğu ülkeler, bu çocukları kamplardan ülkelerine aldıktan sonra deradikalizasyon ve yeniden entegrasyon siyaseti izlemezlerse beş ile yedi yıl içerisinde bu çocuklar yeni nesil radikal savaşçılar olarak ortaya çıkacak.[1] Söz konusu çocukların radikal propaganda haricinde kampların kötü şartları sebebiyle kolera ve koronavirüse karşı da korunaksız olduğunu dile getiren Mc Kenzie, bu sözleriyle her ne kadar Avrupalı hükümetler başta olmak üzere yabancı unsurlara “ellerini taşın altına koyma çağrısı” yapmış olsa da aynı zamanda YPG’nin kamplar üzerindeki kontrolünü ve bundaki başarısını da dolaylı olarak sorgulamakta. İnsan hakları gözlem kuruluşlarının “radikal eğilimler ve hastalıkların kol gezdiği bir yer” olarak tarif ettikleri Hol kampında ekseriyeti çocuklardan oluşmak üzere DEAŞ militanlarının ailelerinden müteşekkil on binlerce sivil bulunuyor. Şubat ayında BM’ye bağlı insan hakları uzmanları YPG kontrolünde bulunan ve 64 binden fazla sivilin yaşadığı Hol ve Roj kamplarının ciddi güvenlik ve insani riskler taşıdığını vurguladı.[2] Uzmanlara göre, nüfusun %80’lik kısmının kadın ve çocuklardan oluştuğu bu kamplarda, 57 farklı ülkenin vatandaşları bulunuyor.  Risklerin daha da büyümemesi adına kamplarda vatandaşları bulunan ülkeler harekete geçmesi gerekiyor. Bahsi geçen ülkelerden özellikle binlerce vatandaşı kamplarda bulunan Batı Avrupa ülkelerinin söz konusu vatandaşları geri alma, deradikalizasyon ve yeniden entegrasyon yoluyla ıslah etmeye yönelik ciddi ve istikrarlı işleyen programları henüz yok. Kendi vatandaşlarının ıslahına dair maliyetlerden kaçınarak büyümekte olan trajediye göz yumma veyahut vatandaşlıktan çıkararak üzerindeki sorumluluktan kurtulmayı tartışan Avrupa hükümetleri göz önüne alındığında bu sorunun kısa vadede çözülmeyeceği ve daha da katmerlenerek korkulan yeni radikalleşme dalgasına insan kaynağı yaratacağını söylemek mümkün. Yeni radikallerin varlığı ise bölgede “terör” ve “radikaller” gibi konu başlıkları üzerinden varlığını meşrulaştıran YPG ve Esed rejimi gibi aktörlerin ekmeğine yağ sürerek bölgenin istikrarsızlığını büyütecektir. Ömer Behram Özdemir [1] https://www.al-monitor.com/originals/2021/04/centcom-chief-warns-children-risk-radicalization-syrian-al-hol-camp , Erişim Tarihi: 28 Nisan 2021. [2] https://www.ohchr.org/EN/NewsEvents/Pages/DisplayNews.aspx?NewsID=26730&LangID=E , Erişim Tarihi: 28 Nisan 2021.
YPG, Kafr Naya’da Demografik Dizayn Peşinde
Mültecilerin evlerine geri dönmelerindeki en büyük engel rejimin uyguladığı politikalar olarak bilinse de YPG’nin de bu konuda rejimden aşağı kalır yanı yok. Syria Report’un haberine göre, Halep’in kuzey kırsalında bulunan Kafr Naya köyüne hakim olan YPG güçleri, köyü ele geçirmelerinin üzerinden 5 sene geçmiş olmasına rağmen bölge sakinlerinin konut ve tarım arazilerine dönmelerini engelliyor.[1] YPG’nin bu arazi ve konutların bir kısmını kendi militanları ve rejim yanlısı militanlara peşkeş çektiğine dair iddialar da söz konusu haberde, kendine yer buldu. Yine köydeki sağlam pek çok bina YPG’nin askeri eğitim tesisleri ve idari binaları olarak kullanılıyor. Afrin’e düzenlenen Zeytindalı Harekatı’ndan hatırlanacağı üzere Halep çevresinde Esed rejimi ile işbirliği yapan YPG unsurları aynı zamanda Rusya ile de yakın temas halindeler. Tel Rıfat ve çevresindeki işbirliğinin benzerini bölgede muhalif unsurların kuşatma altına alındığı yıllarda da sürdürmüş olan YPG, Kafr Naya köyünü 2016 Şubat ayında yoğun Rus hava desteği sonucu muhalif güçlerden ele geçirmişti. O dönem YPG tarafından ele geçirilen onlarca köy ve kasabanın halkı gibi Kafr Naya’daki siviller de bölgeyi terk ederken YPG de rejimin Halep’teki en önemli uzantılarından olan Nubl-Zahra hattındaki İran destekli milislere coğrafi olarak yakın bölgede konuşlanmayı başarmıştı. YPG’nin 2016’de köyü ele geçirmesinin ardından köyü terk ederek muhaliflerin kontrolündeki bölgelere göç eden 5000 civarı sivil ile rejim kontrolündeki alanlara göç eden 500 sivilin geri dönüşlerine izin verilmezken işgalin ilk iki senesi YPG’nin Kafr Naya köyünü adeta bir üs haline getirmesine sahne oldu. Eğitim için kullanılan araziler ve binalara ek olarak YPG boştaki konutlara kendi militanlarının ailelerinin de yerleşmelerine izin verdi. Zeytindalı Harekatı esnasında Afrin’in YPG’nin elinden çıkmasının ardından bölgeyi tahliye eden YPG militanları ve ailelerinden bir kısmı da Kafr Naya’ya yerleştiler. Bugün halihazırda köyde ikamet eden az sayıdaki Kafy Nayalı sivil ise 2016’da dahi köylerini terk etmeyen aileler. Syria Report’un Kafr Naya’yı muhaliflerin hakimiyetindeyken yöneten yerel konsey yetkililerine dayandırdığı iddialara göre, Kafr Naya’da YPG tarafından kullanılan binalarda YPG’nin Devrimci Gençlik ofisleri, kadın komitelerine ait ofisler ve de kadın YPG militanlarının eğitildiği merkezler bulunuyor. Aynı muhalif kaynaklara göre, köyün YPG işgali öncesindeki demografik yapısında Arapların %80 Türkmenlerin ise %20lik bir payı vardı. YPG’nin sivillerin geri dönmesine engel oluşturduğu, bölgeye kendi militanlarını ve ailelerini getirip konutları örgütsel tesislere çevirdiği göz önüne alındığında kontrol altında bulundurdukları pek çok bölgede olduğu gibi Kafr Naya’da da küçük çaplı fakat keskin bir demografik mühendislik siyaseti izledikleri anlaşılmakta. Ömer Behram Özdemir [1] https://www.syria-report.com/kafr-naya-ypg-prevents-return-displaced-residents-shares-abandoned-properties-among-themselves , Erişim Tarihi: 28 Nisan 2021.  
Tel Rıfat’ta Neler Oluyor?
YPG/PKK’nın güdümlü tanksavar füzesi (ATGM) kullanarak düzenlediği ve 2 Türk askerinin şehit olduğu terör saldırısının ardından gözler yeniden Tel Rıfat bölgesine çevrildi. Suriye’nin 2011 öncesine bakıldığında neredeyse herhangi bir gündemin parçası olmayan Tel Rıfat, 2016 yılından beri savaşın stratejik noktalarından biri haline geldi. Şubat 2016’ya kadar Suriyeli muhaliflerin kontrolünde bulunan kent, Rusya’nın yoğun hava desteğiyle birlikte Afrin bölgesinde mobilize olan YPG/PKK unsurlarının kontrolüne geçti. Rusya, bu desteği sayesinde Halep’teki muhaliflerin kuzey bağlantısını keserken, Afrin ve çevresine konuşlandırdığı ve mobilize ettiği birlikler ile bölgedeki askeri varlığını artırmıştır. Kısaca ifade edilen bu tarihsel süreç akılda tutulduğunda Tel Rıfat’ın Rusya – YPG/PKK ilişkisinin mihenk taşı olduğu söylenebilir. Fırat Kalkanı Harekatı (FKH) El Bab zapt edildikten sonra TSK, Menbiç’e yöneldiğinde şehrin batısındaki Arima bölgesinde, Ruslar karşısına çıkmıştır. Bu sürecin ardından YPG/PKK’nın ABD desteği ile başta Rakka olmak üzere alan genişletmesi ve ABD ile uzun soluklu girilen işbirliği, Rusya’yı, Afrin’den çekilmeye itmiştir. Bu zeminde gerçekleşen Zeytin Dalı Harekatı (ZDH) sırasında tıpkı FKH’de olduğu gibi Rusya, Tel Rıfat’ta TSK’nın yeniden karşısına çıkmıştır. ZDH döneminde Türk yetkililerin Tel Rıfat’ın da terörden temizleneceği açıklamalarına rağmen Tel Rıfat, 2018 yılından bu yana PKK’nın Afrin’deki hücrelerini  FKH-ZDH bölgelerine yönelik saldırılarını organize ettiği bir üs haline gelmiştir. Tel Rıfat’ın tarihsel ve Rusya ile ilintili yakın dönem geçmişini geride bıraktıktan sonra yeni dönem anlaşmasındaki yerine değinmek gerekir. Söz konusu yeni anlaşma da giderek eskimesine rağmen Rusya henüz vaat ettiklerini yerine getirmemiştir. Nitekim TSK ve SMO’nun müşterek Barış Pınarı Harekatı sonrasında Rusya ile gerçekleştirilen anlaşmaya göre Tel Rıfat ve Menbiç bölgelerinden terör örgütü YPG/PKK tamamen çıkarılması gerekirken, bırakın çıkarılmayı hala saldırılarını sürdürebilmektedir. Bugün gelinen noktada Tel Rıfat, TSK’nın DEAŞ ve YPG/PKK terör örgütlerinden arındırarak güvenli bölge haline getirdiği FKH ve ZDH bölgelerinin güvenlik ve istikrarını birinci dereceden tehdit etmektedir. 2016’dan bu yana geçen 5 yıl içerisinde Tel Rıfat’ın PKK tarafından ele geçirilmesinden dolayı on binlerce Tel Rıfatlı, Azez ve Mare bölgeleri başta olmak üzere FKH bölgesinde göçmen konumuna düşmüştür. Sıklıkla da Tel Rıfat’ın özgürleştirilmesine yönelik eylem gerçekleştirmektedir. PKK ise bölgenin demografisiyle oynayarak bölgeden çıkan Arap ailelerin yerine Afrin’den veya ülkenin başka bölgelerinden Kürt yerleşimci getirmektedir. Tel Rıfat’ın geçmişini ve başlıca sorunlarını ele aldıktan sonra olay gününe ve sonrasında yaşananlara bakabiliriz. 8 Nisan’da MSB, mefhum saldırıyı duyurduktan sonra[1] PKK’nın Afrin hücreleri grubu ‘HRE’ 9 Nisan’da saldırının görüntülerini yayınladı. Söz konusu görüntüye göre 2 kez ATGM atışı gerçekleştiriliyor. Edit edilmiş saldırı videosunda dikkat çeken nokta ise kullanılan ATGM’nin Suriye’de alışılagelmişin dışında bir ATGM olması. Yine uzmanlara göre, PKK’ya bu ATGM türünü Rusya’nın sağlamış olması muhtemel bir senaryo. Özellikle Türkiye’nin Ukrayna ile işbirliğini geliştirdiği günlerde bu saldırının gelmesi, bir takım soru işaretlerini beraberinde getirmektedir. Rusya’nın Türkiye’ye mesaj verme amacıyla bu saldırıyı organize ettiği de ihtimaller arasında. Böyle bir senaryo, geçmişte de sıklıkla görülmüştür. Saldırının ardından ise Rus askeri birliklerinin süratle bölgeden ayrıldığına yönelik görüntülere bağlı olarak, Rusların bölgeden çekildiği haberleri servis edildi[2]. Yerel kaynaklar bu haberi kısa sürede yalanlayarak rutin bir değişim olduğunu ifade ettiler.[3] Ardından SMO’ya ait dronların bölgeye bir bildiri gönderdiği, halkı YPG/PKK’ya güvenmemeleri noktasında uyardığı bildirildi.[4] Bazı rejim yanlısı hesaplar da İran destekli Şii milislerin bölgeye sevkiyat gerçekleştirdiğini iddia etti.[5] Söz konusu haberler, son günlerde tamamen kesildi. Ancak TSK’nın bölgeye topçu atışları belirli aralıklarla sürmeye devam ediyor. Kutluhan Görücü   [1] https://twitter.com/tcsavunma/status/1379875191552086025?s=20 [2] https://twitter.com/msaidergun/status/1382398614526377988?s=20 [3] https://twitter.com/anasanas84/status/1382142358825922562?s=20 [4] https://twitter.com/leventkemaI/status/1382393145435025408?s=20 [5] https://twitter.com/N0tWoofers/status/1382316613454680070?s=20
Esed’in Hava Kuvvetleri: İçeride Tasfiye Dışarıda Erozyon
Suriye’de yıllardır süren savaşta, rejimin kara kuvvetlerinin yaşadığı erozyon sonucu olarak ortaya çıkan “milisleşme” artarak devam ediyor. Rejimin askeri gücünün ikinci önemli ayağı olan hava kuvvetleri ise aynı şekilde güç kaybına uğramış olsa da kara kuvvetleri kadar araştırmacıların ilgisini çekmemiştir. Global Public Policy Institute (GGPI) ise Tobias Schneider, Emma Bapt ve Karam Shoumali imzasıyla yayınladığı “Assad’s Long Reach: The Syrian Arab Air Force at War”[1] başlıklı raporuyla, Esed rejimi hava kuvvetlerinin savaş sürecindeki etkinliği ve erozyon sürecini ortaya koydu. Raporda, ayaklanma başında hava kuvvetleri mensubu eski askerler de kaynak olarak kullanılırken rejim hava kuvvetlerinde o dönem yaşananlarla alakalı önemli iddialar ortaya koyulmuş. Rejim kara kuvvetlerinde ayaklanmanın ilk günlerinde yaşanan sivillere karşı müdahale emrine direnç gösterme hadiseleri özellikle Sünni subaylar üzerinde yoğunlaşan bir şüphe dalgasına sebep olurken bu durum hava kuvvetlerinde de benzer şekilde cereyan etmiş. Kaynakların aktardığına göre, yükselen şüphelerin sonucunda pek çok Sünni subay meslektaşları subaylar veyahut Hava Kuvvetleri İstihbarat görevlileri tarafından yoğun bir sorgulama ve gözlem altına alınma süreci yaşadı.  Yine o günlerde Hava Kuvvetleri Enformasyon ve Endoktrinasyon Birimi halk ayaklanmasının dış mihraklar ve teröristlerin işi olduğuna dair kurum içi yoğun bir propaganda faaliyetine başladı.[2] Şahitlere göre, bu propaganda kapsamında Hava Kuvvetleri subay ve pilotlarına esir alınan göstericilerin Suriye’ye yönelik tehdit ve komplolar içeren zorla söyletildiği belli olan itiraf videoları izletildi. Yine de bu karşılıklı güvensizlik ortamı rejim propagandası ile tersine çevrilemedi. Rapora  göre, Hava Kuvvetleri bünyesindeki Sünni subay ve pilotlar açığa alınarak Nusayri hakimiyetindeki Hava Kuvvetleri İstihbaratı tarafından soruşturma altına alındılar. Bu sürecin bir sonucu olarak Hava Kuvvetleri İstihbaratı çok sayıda subay için yakalama kararı çıkardı. GGPI kaynaklarına göre, ayaklanmanın henüz ilk aylarında tamamı Sünni 20 pilot Hava Kuvvetleri İstihbaratı’nın emirleri sonucu ortadan kayboldu. Rejim Hava Kuvvetleri kendi bünyesinde sadece muhaliflere değil aykırı olan her sese karşıydı. Ekim 2012’de bir suikast sonucu öldürülen, rejim Hava Kuvvetleri’nin Şam’daki en önemli isimlerinden Tümgeneral Abdullah el-Halidi’nin ölümüyle alakalı her ne kadar rejim medyası o dönem muhalifleri suçlasa da GGPI raporunda bahsedildiği üzere Halidi’ye yakın kaynakların iddiası Halidi’nin Suriye şehirlerinin bombardımanına karşı çıkması ve muhalif kanada geçmeyi planladığıydı. Muhaliflerce üstlenilmeyen bu saldırının rejim içi bir tasfiye olduğu iddiası kanıtlanmamış olsa da rejim Hava Kuvvetleri’nin o süreçteki uygulamaları düşünüldüğünde bu iddiayı da göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Hava Kuvvetleri içerisinde Sünni pilotların tasfiyeleri, tasfiye edilmeyenlerin de güvenlik gerekçeleriyle uçuşlarının iptali ve izin taleplerinin reddi gibi gelişmeler kurum içi ayrışmanın geldiği yeri göstermesi açısından önemli. Bu baskı ve tasfiye sürecinde GGPI’nin verilerine göre, 2011-2015 yılları arasında 165 pilot Hava Kuvvetleri’nden firar etti. Bu pilotların %73lük kısmı Hava Kuvvetleri’nin ilk yoğun saldırı dalgasının yaşandığı 2012-2013 sürecinde Hava Kuvvetleri’nden koptu.[3] Hava Kuvvetleri’nden kopan pilotların %99,4’ü Sünni pilotlardan oluşmakta. Öte yandan savaş sürecinde uçağı isabet alarak düşen pilotların ise %90,1’i Nusayri pilotlardan müteşekkil. Nusayri nüfusun ülke toplam nüfusunun %10 ila %12’lik bir kısmını oluşturduğunu düşündüğümüzde Hava Kuvvetleri içerisindeki mezhepsel ayrışma bir kez daha gözler önüne seriliyor. Savaşın patlak verdiği dönemde Hava Kuvvetleri’ne bağlı tugay, tümen ve filo komutanlarının %79u Nusayrilerden oluşurken o dönemde tugay komutanlığı yapan tek Sünni general ise savaş sürecinde tutuklanarak görevinden alındı. Geçen 10 sene zarfında Hava Kuvvetleri komuta kademesine atanan tek Sünni subay ise GGPI raporuna göre, Filistin kökenli biri. Hava saldırılarında kurum içi direncin önüne baskı ve tasfiyelerle geçildikten sonra 2012 ile birlikte rejim jetlerinin önce Şam ve Halep’te gerçekleştirdiği ve sivilleri hedef alan saldırılar yaşandı. Bunu takip eden süreçte özellikle kuzey Suriye’de rejim helikopterlerinin yerleşim yerlerine yüksek irtifadan patlayıcılar bıraktıkları rapor edildi. Bu patlayıcılar süreç içerisinde “varil bombası” olarak literatüre girdi. Savaşın ilk 4 yılında karadan ateş, MANPADS ateşi ve teknik aksaklıklar sebebiyle envanterindeki 535 hava taşıtının 120’sini kaybeden Esed rejimi, maddi sıkıntılar ve teknik imkansızlıklar sebebiyle pek çok aracını da modernize edemediği için kullanamıyor. Ayrıca savaş sürecinde özellikle muhalifler ile çatışmalarda rejimin elinden çıkan kuzeydeki hava üslerinin bugün halen rejim kullanımına uygun olmaması (muhalif kontrolünde olmaları veyahut çatışmalar sonucu yüksek tahribata uğramaları) da rejimin hava gücünün fiziki sınırlarını etkiliyor. Bu sebeple rejim, 2016’dan bu yana elde kalan aktif gücünü Hama, Şayrat, Saykal, Tiyas, Neyreb ve Dumayr hava üslerini, operasyon merkezi olarak kullanmıştır. Ayrıca elde kalan jetlerin muhaliflerce hedef alınma riskini azaltmak adına da söz konusu bölgelerde yüksek irtifadan varil bombası bırakmak suretiyle saldırılara devam ediliyor. Rejim hava unsurlarının 2020’de İdlib’de MANPADS ve TSK jetlerinin hedef alması sonucu verdikleri kolay kayıplar göz önüne alındığında Rus hava kuvvetlerinin aktif desteği olmadan oldukça kısıtlı bir güce dönüştüklerini söylemek mümkün. Ömer Behram Özdemir   [1] https://chemicalweapons.gppi.net/analysis/assads-long-reach-syaaf-pt-1/ , Erişim Tarihi: 15 Nisan 2021. [2] https://chemicalweapons.gppi.net/analysis/assads-long-reach-syaaf-pt-1/ , Erişim Tarihi: 15 Nisan 2021. [3] https://chemicalweapons.gppi.net/analysis/assads-long-reach-syaaf-pt-1/ , Erişim Tarihi: 15 Nisan 2021.
Rejim Geri Dönüşleri Zorlaştırıyor
Dünyanın muhtelif ülkelerine dağılmış Suriyeli mültecilerin geleceği, olası geri dönüş senaryoları son yıllarda uluslararası gündemin önemli konu başlıklarından biri haline gelse de henüz Suriye sınırları içinde ikamet eden yerinden edilmiş kişilerin (IDP) dahi geri dönüş süreçlerine ilişkin belirsizlik devam ediyor. Esed rejimi ve müttefiklerinin uzun süreli kuşatması ve devamındaki tahliye sürecine maruz kalan Guta bölgesi sakinleri geri dönüş sürecinde çözüm bulamayan kitlelerin yalnızca biri. Syria Report’un haberine göre, 2011 öncesi 700 haneye sahip Doğu Guta’daki Bahariye köyü, o dönemde askeri üsler başta olmak üzere rejim unsurlarının bulunduğu pek çok stratejik noktaya yakın konumdaydı. 2013’ün ortalarında rejim güçlerinin tekrar kontrolü ele geçirmesinin ardından,  köyün kuzey ve batı bölgelerindeki bir kısım bina hariç diğer tüm binalar rejim tarafından yıkıldı. Yıkılmayanlar ise muhaliflerle çatışmada rejim güçlerince kullanıldıkları için ağır hasar gördü. Büyük yıkımın ardından 2018’e kadar bölgeye sivillerin geri dönüşü yasaklandı.[1] 2018’den bu yana sadece 30 hane Bahariye’ye geri dönebildi. Rejim yetkilileri geri dönen sivillerin hasar gören evlerini tamir etmelerine izin verseler de tadilat süreçlerinde demir ve çimento harici madde kullanılmasına izin vermeyerek, tadilatları bir nevi makyajlama seviyesinde tuttular. Ayrıca rejim tarafından savaş yıllarında kurulan Terör Mahkemesi de Bahariye sakinleri içerisinde muhalif hareketlerle ilişkisi olduğunu öne sürdükleri onlarca vatandaşın mülklerine el koyulması kararını vererek çok sayıda Bahariyelinin köylerine geri dönüş ihtimallerini kesin bir şekilde yok etti.[2] Bölgedeki Baas idaresi sivillerin kendilerine ait tarım arazilerine yatırım yapmalarına izin verirken evi yıkılanların ise ev enkazlarını aramaları ve enkazları kaldırmalarını engelledi. Rejim yetkilileri sivillerin konutlarına duvar ve tel örgüler ile sınırlar çizmelerine de izin vermiyor. Savaş öncesi dönemde kamu arazisi üzerinde gayri resmi bir yerleşim olarak kayıtlarda bulunan köydeki konutların Tapu Kadastro kaydı olmaması, rejimin bu engellemede öne sürdüğü dayanak. Syria Report’a göre, bahsi geçen durumla 2011 öncesi dönemde taşra yerleşimlerinde çokça karşılaşılmaktaydı ve o dönemde de sorunlara yol açmaktaydı. O dönem kamu arazilerinin merkezi yönetimden yerel yönetime devri ve oradan da arazi sahiplerine satılması şeklinde cereyan eden çözüm ise artık gündemde değil.  Rejim, güvenlik endişelerini de bahane göstererek evlerine geri dönmek isteyenlerin önüne kendi yasalarınca tıkamakta. Elektrik ve su başta olmak üzere temel kamu hizmetlerinin hiçbirinin temin edilemediği Bahariye bölgesinde savaş sonucu “insansızlaşan” pek çok köy ve kasabadan sadece biri. Esed rejimi Bahariye örneğinde de görüleceği üzere, mültecilerin evlerine dönmesi ve bu bölgelerin yeniden inşası konularında inisiyatif almamakta ve bu yönde bir eğilim göstermemektedir.   Ömer Behram Özdemir   [1] https://www.syria-report.com/east-ghouta%E2%80%99s-al-bahariyeh-no-houses-or-services-returnees , Erişim Tarihi: 2 Nisan 2021. [2] https://www.syria-report.com/east-ghouta%E2%80%99s-al-bahariyeh-no-houses-or-services-returnees , Erişim Tarihi: 2 Nisan 2021.
Rejimin Kara Propagandasının Yeni Hedefi: “Kastal Maaf Türkmenleri”
Esed rejiminin sistematik şiddet uygulamaları sebebiyle ülke sathında kitlesel göçler yaşanırken bu durum da pek çok şehir, kasaba ve köyde nüfusun ciddi şekilde azalmasına neden oldu. Uluslararası alanda demografik mühendislikle suçlanan Esed rejimi, bu iddialara tatmin edici cevaplar vermezken rejimin medyası da bu konuda yalan propaganda üretmeye devam ediyor. Rejime bağlı medya uzantıları, Lazkiye’ye bağlı ve Türkmen çoğunluğu ile bilinen Kastal Maaf kasabasına vatandaşların geri dönmeye başladıklarını duyurdu.[1] Lakin Syria Report’a göre, Lazkiye Valisi ve bölgedeki Baas Partisi yetkililerinin de hazır bulunduğu kutlamalara katılan sivillerin Kastal Maaf’ın yerlileri olmadığı yönünde. Lazkiye’deki Türkmen yoğunluk bölgelerin merkezi konumundaki Kastal Maaf’ın yerli Türkmen nüfusu ülkede savaşın patlak verdiği 2011’den sonra ekseriyetle rejim karşıtı bir pozisyon aldı. Syria Report’un iddiasına göre, ilk bir yıl içerisinde çok sayıda Türkmen muhalif, silahlı muhalif gruplara katılırken bir kısım Türkmen ise yaşadıkları bölgeleri koruma amacıyla yerel milisleşme yolunu seçtiler. Bölgedeki bu muhalif ayaklanma üzerine Esed rejiminin müdahalesi geldi. Rejime bağlı Ulusal Savunma Güçleri (USG) milisleri 2012 ve 2013 boyunca Kastal Maaf’ı hedef alan saldırılar gerçekleştirdi. Saldırıların yoğunluğunun artmasıyla eş zamanlı olarak sivil Türkmenlerin önemli bir kısmı soy ve aile bağlarının bulunduğu Türkiye sınırına doğru hareket ederek bölgeyi terk etti. Syria Report’a göre, bu dönemde bir kısım sivil ise Lazkiye şehir merkezinde bulunan Türkmen çoğunluklu Ali Cemal mahallesine göç etti. 2013-2018 arası dönemde muhalifler Lazkiye kırsalındaki bu bölgeleri kontrol altında tutsalar da Rusya’nın savaşa dahli ve İran destekli milis güçlerin Ruslarla koordineli olarak Lazkiye kırsalındaki operasyonları sonucu, bölge rejim hakimiyetine geçti. Rejimin bölge halkının kasabadaki yoğun hasar görmüş mülk ve arazilerini görmelerine 2020’ye kadar izin verilmedi. Syria Report’a konuşan kaynaklar, Lazkiye Türkmenlerinin etnisitelerinden dolayı, 2011’den bu yana ayrımcı politikaların hedefi haline geldiklerini iddia ediyor. Kaynaklara göre, Rejim kontrolündeki bölgelerde ikamet eden pek çok Türkmen sivil, geçen süre zarfında muhalif gruplarla veyahut Türkiye ile ilişkili olmak suçlamalarıyla tutuklandı. Bölgedeki yerel Türkmen kaynaklar, rejimin Kastal Maaf’tan diyerek servis ettiği görüntülerde kasabaya döndükleri ileri sürülen kişilerin bölge sakinlerinden olmadıklarını iddia ediyor. Syria Report, görüntülerdeki kişilerin kimliklerini teyit edemezken yerel kaynaklar ise söz konusu kişilerin bölge sakini Türkmenler değil Kastal Maaf’a yakın Nusayri köylerinde mukim Nusayriler olduklarını ileri sürüyor.[2] Bölgede bulunan Nusayri köyleri Baskin, Beyt Faris, Meydan ve Ramadiye’de mukim olan Nusayri sivillere de aynı bölgede faaliyetlerde bulunan insani yardım kuruluşları destek veriyor. Bu kuruluşlara bağlı kaynakların Syria Report’a ilettiği iddiaya göre, Kastal Maaf’a şimdiye kadar çoğunluğu yaşlılardan oluşan sadece 20 aile geri döndü. Türkiye ile soy ve tarih bağları sebebiyle rejim gözünde olağan şüpheliler arasında bulunan Türkmenler, Halep ve Humus’ta da savaş boyunca rejimin doğrudan saldırılarına hedef oldu. Bu sebeple Lazkiye’de Türkmenlerin merkezde olduğu ve rejimin iyi niyetini gösteren haberlere şüphe ile yaklaşmak gerekiyor. Ömer Behram Özdemir [1] https://www.syria-report.com/state-media-broadcast-misleading-videos-idps-returning-turkmen-town , Erişim Tarihi: 28 Mart 2021. [2] https://www.syria-report.com/state-media-broadcast-misleading-videos-idps-returning-turkmen-town , Erişim Tarihi: 28 Mart 2021.