Yorum
Terör Örgütü YPG’nin Bombalı Araç Saldırıları Kutluhan Görücü  
Suriye’de halk ayaklanmasının onuncu yılına girdiğimiz Mart 2021’de, geçtiğimiz yıla nazaran kontrol sahasının değiştiği askeri operasyonlar görülmese de ülke içerisinde çeşitli grupların veya terör örgütlerinin faaliyetleri hız kesmeden devam ediyor. Bu noktada, İdlib’te Suriye Milli Ordusu (SMO) içerisinde yer alan Ulusal Kurtuluş Cephesi (UKC), Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ), El Kaide bağlantılı gruplar, yabancı savaşçılardan oluşan yapılar, son dönemde ortaya çıkan ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ni (TSK) hedef alan bazı El Kaide artığı olduğu düşünülen radikal yapılar ve bunun yanında HTŞ’yi hedef alan bazı hücreler dikkat çekiyor. Ülkenin güneyinde Dera’da ise rejimle uzlaşmayı reddeden ve yeraltına çekilen muhalifler ile Esed rejimi arasında suikast saldırılarının yanı sıra, çöl bölgesi olarak isimlendirilen Badiya’da DEAŞ; rejim, İran destekli milisler ve SDG/YPG güçlerine yönelik saldırılarını artırarak sürdürüyor. Ülkenin kuzeyinde ve kuzeydoğusunda; Türkiye destekli muhaliflerin kontrol ettiği bölgelerde, YPG/SDG’nin başta bombalı araç saldırıları olmak üzere sınır hattındaki sızma ve saldırı girişimleri son dönemde ciddi bir yükseliş trendi içerisinde. Buna bağlı olarak Tel Rıfat, Ayn İsa, Tel Temr cepheleri ile Bab doğusunda ve zaman zaman batısında YPG/SDG ile SMO arasında çatışmalar yaşanıyor. Özellikle son dönemde Ayn İsa’ya yönelik TSK'nın yoğun askeri baskısı, bölgeye Rus birliklerin gelmesine ve Esed rejimi ile SDG’nin kentin rejime devri üzerine müzakereler gerçekleştirmesine neden olmuştu. Son dönemde altı çizilmesi gereken en önemli nokta ise Biden yönetiminin iktidara gelmesi ve ABD’nin Ortadoğu kadrosunun değişmesiyle, saldırıların yükselişi arasındaki paralellik oldu. Saldırılar ve Kayıplar Mart 2021 itibarıyla bölgedeki askeri durumu özetlesek de bu yazının asıl odak noktası, terör örgütü YPG’nin bombalı araç saldırılarıdır. Söz konusu saldırılar, maalesef Türkiye kamuoyunun gündemi içerisinde kendine yeterince yer bulamasa da Suriye’de alışılagelmiş bir hal aldı. Öncelikle bu terör saldırılarının Türkiye’nin Suriye sahasına girmesinden itibaren artarak devam ettiğini ve özellikle Zeytin Dalı Harekatı’nın ardından PKK’nın taktik unsurlarından biri haline dönüştüğünü belirtmek gerekir. Afrin’de SMO kontrolünün sağlandığı dönemin başlarında, YPG hücreleri ciddi saldırılar düzenlemişti. Günümüzde bu saldırıların El Yapımı Patlayıcı (EYP) ya da bombalı araç saldırısına döndüğü görülüyor. Yukarıdaki grafikte de görüldüğü gibi, YPG’nin TSK ve müttefik unsurlara yönelik saldırıları Haziran 2018’de belirgin bir artış göstererek, bugüne değin sürdü. Haziran 2018’den 18 Ocak 2021’e kadar YPG/PKK tarafından TSK ve müttefik unsurlarına yönelik toplam 695 saldırı gerçekleştirildi. Buradaki grafik, terör örgütü PKK/YPG’nin gerçekleştirdiği 695 saldırının tipini göstermektedir. Söz konusu tarihler arasında 158 bombalı araç saldırısı olmuştur. Bombalı araç, EYP ve silahlı mukabeleler, 695 saldırının 428’ine yani toplam saldırıların yarısından fazlasına tekabül etmektedir. Nitekim bombalı araç ve EYP saldırıları neticesinde yaşanan büyük can kayıpları da göz önüne alındığında durumun vahameti netlik kazanmaktadır. Yukarıdaki grafikte ise YPG’nin gerçekleştirdiği bombalı araç saldırıları aylık olarak gösteriliyor. 2018’den itibaren düzenli olarak en az bir en çok 18 olmak üzere her ay bombalı araç saldırısı olmuştur. Temmuz 2019’da, Barış Pınarı Harekatı öncesinde, bombalı araç saldırılarının 18’e ulaşarak zirve yaptığı görülmektedir. Bir diğer grafiğimiz olan üstteki grafikte yer alan ısı haritasında, bombalı araç saldırılarının lokasyonları gösteriliyor. Harita dikkatle incelendiğinde bombalı araçların özellikle sivil yerleşim yerlerine ve şehir merkezlerine odaklandığı görülmekte. Harita, açıkça ortaya koymaktadır ki; YPG/PKK bombalı araç saldırısını askeri bir teknik olarak değil terörizmin parçası olarak görüyor ve sivillere karşı uyguluyor. Nitekim bu saldırılar sonucunda 284 kişi hayatını kaybetmiştir. Bombalı araç saldırıları ve can kaybı analizini gösteren grafikte de görüldüğü gibi bombalı araç saldırılarının sayısı ile can kayıpları paralellik göstermiyor. Nitekim yalnızca bir saldırının gerçekleştiği bir ayda 42 kişi hayatını kaybederken, toplam 18 bombalı araç saldırısının gerçekleştiği bir ayda 24 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu grafik de ortaya koymaktadır ki, YPG’nin askeri bölgeleri değil sivil alanları özellikle de çarşı, şehir merkezi veya pazar alanlarını hedef aldığı saldırılarda can kaybı artmıştır. Mevcut bombalı araç saldırılarının dışında da çeşitli araçlarla YPG/PKK terör üretmeyi sürdürüyor. Maalesef Türkiye, altyapı hizmetlerinden eğitime, askeri düzenden emniyete kadar Suriyeli muhaliflere danışmanlık sağlasa da PKK’nın terör faaliyetleri söz konusu istikrar çabasına sekte vuruyor. Mevcut durum bir taraftan Türkiye’nin bölgedeki imajını gölgeleme çabası içerirken diğer taraftan bölge üzerinde beşinci kol faaliyeti yürütülmesine de yol açıyor. Nitekim rejim ve YPG, söz konusu terör eylemleri nedeniyle Suriyeli muhalifleri ve Türkiye’yi istikrarsızlığın kaynağı olmakla suçlarken, bölge halkını da bu bağlamda kışkırtıyor. Yapılanlar ve Yapılabilecekler Türkiye’nin yoğun çabasına rağmen, PKK’nın terör faaliyetleri, rejim ve Suriye üzerinde etkin küresel ve bölgesel güçlerin örtülü desteğiyle sürmektedir. Bunun yanında SMO’nun kontrol ettiği bölgelerde doğal sınırların olmayışı, iç göçten dolayı nüfusun artmış olması, kolektif bir emniyet anlayışından uzaklık ve rüşvet gibi nedenler de PKK terörüne zemin sağlamaktadır. Bu noktada her bombalı araç saldırısının Türkiye’nin bölgedeki barış çabalarına zarar verme kapasitesi taşıdığı, istikrar ve güvenlik bağlamında boşluklar ortaya çıkardığı görülüyor. Saha kaynaklarıyla yapılan görüşmelerde, bu ve benzeri görüşler dillendirilmektedir. Bu nedenle bombalı araç saldırıları başta olmak üzere Suriye’de PKK/YPG terörü tüm boyutlarıyla yeniden değerlendirilerek, angajman kuralları tekrar şekillendirilmeli; Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı veya Barış Pınarı bölgelerinde patlayan torpil için dahi PKK sorumlu tutularak misliyle mukabele edilmelidir. Her patlayan bomba için bir köy veya bir kasaba PKK/YPG’den arındırılmalı, Suriye’deki PKK kamplarına yönelik SİHA/hava saldırısı gerçekleştirilmelidir. Ancak bu noktada dikkat edilmesi gereken noktalardan birisi, hedef alınan unsurların SDG içerisindeki Arap unsurlardan ziyade doğrudan PKK/YPG kadroları olması bağlamındadır. Nitekim terör örgütü YPG, özellikle Arap unsurları kullanarak TSK ve SMO ile cephe noktalarında karşı karşıya getirmeye çalışmaktadır. Böylece ortaya çıkacak gerilimden faydalanarak kendi gücünü korumayı hedeflemektedir. Bu yaklaşım biçimi iyi analiz edilerek sürece odaklanılmalıdır. Sonuç olarak, öncelikle bombalı araç saldırılarının önüne geçilmesi, Suriye Geçici Hükümeti (SGH) tarafından bir strateji olarak kabul edilmelidir. Bununla birlikte geliştirilen güvenlik önlemlerinin yanında bölge halkının tamamının kimlikleri çıkarılmalı, araçların da tek tip plakaya kavuşması sağlanmalıdır. Bunun yanında bölgeye elektrik sağlanması konusunda çalışmalar hızlandırılarak sokakların aydınlatılması ve güvenlik kameraları marifetiyle izlenmesi sağlanmalıdır. Ek olarak SMO ve Emniyet birimleri içerisinde zafiyet gösterenlere yönelik caydırıcı cezalar devreye alınmalı, özellikle emniyet teşkilatı yeniden yapılandırılmalıdır. Türkiye bugüne kadar attığı adımlara ilaveten yeni güvenlik konseptine uygun stratejileri de hayata soktukça ve SGH de ödevlerini yerine getirdikçe bu bölgede ciddi bir farklılaşma olabilir. Böylece YPG/PKK de muhalif bölgeleri terörize etme yaklaşımını rafa kaldırmak zorunda kalacaktır. Kaynak:https://kriterdergi.com/dis-politika/teror-orgutu-ypgnin-bombali-arac-saldirilari
İdlib’de Son Durum Ne? Ömer Özkizilcik  
Fırat Kalkanı Harekatı (FKH) ile özgürleştirilen ilk şehir olan Cerablus Rus hava kuvvetlerinin saldırısına maruz kaldı. Saldırıda hedef alınan petrol rafinerisi Fırat Kalkanı Harekatı bölgesindeki sivil yaşam için büyük ehemmiyete haiz olan bir alandı. Nitekim bölgede elektrik, su ve ısınma ihtiyaçları benzin ile sağlanmaktadır. Bu saldırının hemen akabinde Rus hava kuvvetleri İdlib bölgesinde Türk sınırına 10 km yakınlıkta Suriye Milli Ordusu’nun eğitim kampını hedef aldı ve 50’nin üzerinde Suriyeli askeri şehit etti. Saldırıda hedef alınan Feylak el-Şam grubu Türkiye’nin İdlib’de en yakın çalıştığı gruptur. Grup aynı zamanda bölgedeki Türk askeri için ön güvenliği sağlamakla sorumludur. Buna ilaveten Feylak el Şam’ın hem Astana görüşmelerinde hem de anayasa komitesi çalışmalarında temsilcisi bulunmaktadır. Peki, Rusya neden hem Cerablus’u hem de Suriye Milli Ordusu’nu hedef aldı? Aslında bunun cevabı Azerbaycan’ın Karabağ’ı özgürleştirmesi ve Türkiye’nin bu süreçte oynadığı aktif rolde bulunmaktadır. Rusya açısından bu o kadar aleni ki geçtiğimiz günlerde katıldığım yabancı kanaldaki tartışmada ilk sözü alan Rus araştırmacı da İdlib’deki saldırının Türkiye’ye Karabağ’daki rolüne dair bir uyarı olduğunu ifade etmekten çekinmedi. Hatta Rus haber ajansları İdlib’deki saldırıda hedef alınan Suriyelilerin Karabağ’a savaşmak üzere eğitim gördüğü yalanını ortaya attı. Anlaşılan o ki Rusya’nın kendi “sorumluluk alanı” olarak gördüğü Kafkaslar’da Türkiye’nin aktif bir politika oynamasından rahatsızlık duymaktadır. Buna ilaveten, Türk yapımı SİHA’ların Suriye ve Libya’dan sonra Karabağ’da da Rus Hava Savunma Sistemleri’ni imha etmesi ve Türkiye’nin Ukrayna ile yaptığı savunma sanayii iş birliği ve ortak üretim anlaşmaları da gelmektedir. Kısaca, Türkiye’nin proaktif dış politikasından rahatsız olan Rusya, Türkiye’ye Suriye üzerinden uyarı mesajı göndermektedir. Benzer bir durum geçtiğimiz aylarda da yaşanmıştı. Türkiye’nin Libya’daki büyük galibiyeti sonrasında Rusya Suriye’de el-Bab şehrini bombalamıştı. Saldırının akabinde Türkiye sınırında bulunan Dirbesiye kasabasında YPG ile toplantı halinde olan Rus subayları kamikaze drone saldırısına maruz kalmış ve yaralanmıştı. Bu olayın sonrasında Rusya tarafından uzun bir süre benzer bir provokasyon gerçekleşmemişti. Görünen o ki Rusya Türkiye’nin dış politikasından rahatsız olduğunda ne Libya’da, ne Kafkaslarda, ne Karadeniz’de ne de başka bir sahada Türkiye’nin doğrudan karşısına çıkmıyor. Ancak kendisini askeri olarak üstün gördüğü Suriye’den cevap vermeye cesaret edebiliyor. Nitekim İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi anlaşmasındaki tecrübe gösteriyor ki Rusya askeri olarak caydırıcılık ile karşılaşmadığında daha fazla agresifleşiyor ve anlaşmalara rağmen ihlallerini artırarak devam ettiriyor. Türkiye Bahar Kalkanı Harekatı’nda olduğu gibi askeri caydırıcılığını gösterdiğinde Rusya masada anlaşma yapmayı kabul ediyor. Türkiye bir yandan Rusya’ya karşı askeri caydırıcılığını idame ederken diğer yandan da Suriye dosyasında elini güçlendirmelidir. Esed rejimi tarafından kuşatma altına alınan ve cephe hattının gerisinde kalan Türk gözlem noktalarının İdlib’in iç bölgelerine doğru geri çekilmesi son derece doğru bir karar olmuştur. Bu adım ile beraber Türkiye İdlib bölgesini FKH, Zeytin Dalı Harekatı ve Barış Pınarı Harekatı bölgeleri gibi fiili güvenli bölgeye çevirmesi gerekmektedir. Bunu sağlamak için Türk askeri İdlib’deki yoğunlaştırılmış nokta hakimiyetinden alan hakimiyeti modeline geçmeli ve bölgedeki radikal unsurlar tamamen tasfiye edilmelidir. Mart 2020’den bu yana İdlib’de bulunan el-Kaide’ye bağlı grupların askeri yapılanmaları HTŞ tarafından yok edilmiş, lider kadroları ise ABD’nin SİHA saldırıları ile etkisiz hale getirmiştir. Türkiye, Rusya’nın İdlib’deki siyasi kozunu elinden alıp, bölgedeki HTŞ’yi kendisini lağvetmeye zorlamalıdır. HTŞ’nin lağvedilmesi sonrasında Türkiye’nin eli Rusya karşısında özellikle diplomasi masasında daha da güçlenecek ve Türkiye; Rusya’ya YPG’nin Tel Rıfat, Menbiç ve Fırat’ın doğusundaki varlığı üzerinden baskı kurabilecektir. Hem askeri hem de diplomatik olarak Türkiye’nin Rusya karşısında Suriye’de güçlü konuma geçmesi, Türkiye’yi dış politikada Rusya’ya karşı daha güçlü bir pozisyona getirecektir. Rusya da Suriye üzerinden kendince sopa göstermek yerine Türkiye ile müzakere masasında diyalog ile orta yolu bulma gayretini artıracaktır.https://www.sabah.com.tr/yazarlar/perspektif/omer-ozkizilcik/2020/10/31/idlibde-son-durum-ne
İdlib'deki Ateşkesin Geleceği Risk Altında Ömer Özkizilcik  
5 Mart 2020’de Moskova’da Türkiye ve Rusya arasında imzalanan mutabakat ile Suriye’nin İdlib bölgesinde ateşkes ilan edilmiş, taraflar güvenlik koridorunun kurulmasını ve ortak devriyelerin gerçekleştirilmesini kararlaştırmıştır.1 Anlaşmanın üzerinden altı ay geçmesine rağmen İdlib bölgesindeki ateşkes kırılganlığını korumaktadır. Bir yandan mutabakatın hayata geçirilmesi İdlib’deki radikal gruplarca provoke edilirken diğer yandan Rusya destekli Esed rejiminin tacizleri ve gerilimi artırma hamleleri sürmektedir. İki tarafın sabotajları arasında Türkiye ve Suriye muhalefeti İdlib’deki ateşkesin devamlılığını sağlamak ve bölgede yaşayan 3 milyondan fazla sivilin hayatını korumak için çalışmalarını sürdürmektedir. Her ne kadar bu süreç Moskova yönetimiyle yakından koordine ediliyor olsa da Rusya’nın İdlib’deki mevcut statükoyu geçici olarak değerlendirmesi2 ve temel stratejik hedefi olarak askeri çözümü benimsiyor olması ateşkesin sürdürülebilirliğinin önündeki en büyük engellerden biridir. İDLİB’DEKİ SON DURUM Türkiye ve Rusya arasında imzalanan mutabakat çerçevesinde M4 kara yolu üzerindeki ortak devriyelerin yirmi altıncısı 25 Ağustos 2020’de gerçekleşmiştir.3 22 Temmuz 2020’de ilk defa belirlenen güzergahın tamamında devriye yapılmıştır.4 Ancak devriyelere yönelik 14 Temmuz,5 17 Ağustos6 ve 25 Ağustos7 tarihlerinde üç farklı noktada saldırılar düzenlenmiştir. Bu saldırıları Hattap Şisani Ketibesi isminde bir örgüt üstlenmiştir.8 Bu örgütün kim olduğu bilinmemektedir. Ancak örgütün DEAŞ hücrelerinden ya da eski Cund el-Aksa grubundan arta kalanlardan bir araya gelmiş olabileceği veya El-Kaide’ye bağlı Hurras ed-Din’in paravan yapılanması olduğu tahmin edilmektedir. Ortak devriyelere yönelik gerçekleşen saldırılardan ötürü Rusya zaman zaman bu devriyelere iştirak etmemiş hatta 13 Ağustos 2020’de Rusya ortak devriyeleri güvenlik sorunları sebebiyle geçici olarak askıya aldığını duyurmuş9 fakat Rus askerleri bu açıklama sonrasında düzenli olarak devriyelere katılmıştır. Diğer bir hususu ise Rus hava kuvvetlerinin İdlib bölgesine yönelik hava bombardımanları oluşturmaktadır. 8 Haziran,10 4 Ağustos11 ve 18 Ağustos 202012 tarihlerinde Rusya İdlib’e yönelik hava saldırıları düzenlemiştir. Rusya’nın düzenlemiş olduğu hava saldırılarına ek olarak rejim güçleri de sürekli olarak cephe hatlarında ve topçu birlikleri ile tacizler gerçekleştirmektedir. İdlib bölgesindeki diğer önemli gelişme alanı ise iç dengelere yönelik olmuştur. Heyet Tahrir el-Şam’dan (HTŞ) bazı komutanların ayrılıp Hurras ed-Din’e katılması üzerine örgüt, bünyesinden ayrılan komutanları gözaltına almış ve örgütten ayrılanların başka örgütlere katılmalarının yasak olduğunu ilan etmiştir. Buna karşılık olarak Hurras ed-Din ise HTŞ’nin hakimiyetine meydan okuyarak İdlib’in batı kırsalında kendine ait kontrol noktaları inşa etmiş ve iki taraf arasında çatışmalar yaşanmıştır. Yaşanan çatışmalar sonucunda HTŞ, Hurras ed-Din’in karargahlarına ve silah depolarına el koymuş ve Türkiye’nin desteklediği Suriyeli muhalifler haricinde kendisinden başka askeri oluşumlara izin vermeyeceğini ilan etmiştir.13 Nitekim HTŞ, Türkiye’nin desteklediği muhaliflere karşı cephe almaktan çekinirken kendisine alternatif başka radikal yapıların ön plana çıkmasını da engellemeye çalışmaktadır. HTŞ’nin attığı bu adımlar sonrasında İdlib bölgesinde birçok radikal grup yeraltına inmek zorunda kalmış ve hücre yapılanmasına dönüşmüştür. İdlib’de değişen radikal spektrum içerisinden farklı yapıların ortaya çıktığı değerlendirilmektedir. Bu yapıların ne denli paravan yapılanma olduğu veya gerçekten müstakil bir yapı olup olmadıkları belli değildir. Aralarından bilinen en önemlisi Ensar Ebu Bekir es-Sıddik Bölüğü isimli grup olmuştur. Bu örgüt 28 Ağustos 2020’de Türk Silahlı Kuvvetlerinin Cisr el-Suğur yakınlarında Salah el-Zuhur köyündeki üssüne bombalı araçla intihar saldırısı gerçekleştirmiştir.14 Ancak saldırı başarısız olmuştur. Tüm bu gelişmeler ışığında olası İdlib operasyonu için en önemli işareti Esed rejiminin bölgeye yönelik gerçekleştirdiği askeri sevkiyatların varlığıdır.15 Rejimin İdlib cephe hattına gönderdiği birlikler taarruz birlikleridir. Rejimin gerçekleştirmiş olduğu sevkiyatlar ve Rusya’nın İdlib’deki gelişmelerden rahatsız olduğunu beyan ediyor olması İdlib’deki ateşkesin bozulacağı noktasındaki endişeleri artırmıştır. RUSYA’NIN STRATEJİSİ: İDLİB ÜZERİNDEN ASKERİ ÇÖZÜMÜN ÖNÜNÜ AÇMAK Türkiye ve Rusya arasında İran’ın da katılımı ile Aralık 2016’da kurulan Astana süreci ve bu süreç bağlamında ilerletilmeye çalışılan siyasal çözüm çabaları son dönemde yavaşlayarak önemli bir duraksama yaşamaktadır. Beklentilerin aksine sahadaki gerginliğin azalması ile Suriye’de siyasi çözüm girişimleri hızlanmamıştır. Bunun arkasındaki temel sebepler iki başlık altında toplanılabilir; i) bitmeyen savaş ve çözümsüzlük durumu ve ii) Esed rejiminin taviz vermek istememesi. Astana süreci bağlamında kurulan Anayasa Komitesinin16 her ne kadar sadece varlığı bile büyük bir başarı olarak nitelendirilebilse de komitenin önünde çözümlenmemiş sorunlar bulunmaktadır. Bu sorunların başında Suriye’nin idari yapısı, Suriye muhalefetinin Suriye’nin geleceğindeki rolü, resmi Suriye ordusunun yapılandırılması ve güç paylaşımın nasıl olacağının belirlenmesi gelmektedir. Kısaca Suriye’deki aktörler açısından bu ve benzeri konu başlıklarının barışçıl ve müzakere yöntemi ile çözümlenmesi şu an için mümkün görünmemektedir. Savaşın dokuz yılı geride kalmasına rağmen aktörlerin çoğu savaşı barışa tercih etmektedir. Nitekim taraflar kontrol ettikleri alanları genişletebileceklerine veya kendi kontrol alanlarının siyasal çözümden daha iyi olduğuna inanmaktadır. İkinci temel sorun ise Esed rejiminin siyasal süreçteki maksimalist tavrı ve talepleridir. Savaş, ekonomik yaptırımlar ve Suriye’nin bölünme tehlikelerinin hiçbiri Esed rejimi açısından rejimin güvenliği ve bekasından üstün görülmemektedir. Bu tutumdan ötürü Suriye’de tarafları teskin edecek ve siyasal çözümü ilerletecek bir yol görülmemektedir. Moskova yönetiminin barıştan yana tavır sergilemesi ve Esed rejimine baskı uygulaması sonucunda siyasal çözümün önü açılabilecekken Rusya’nın siyasal süreci bir değişimden ziyade Esed rejimine meşruiyet kazandırmak olarak değerlendirmesi bunu engellemektedir. Gerçek bir siyasal çözüm arayışı Rus tarafında bulunmamaktadır. Nitekim Rusya askeri olarak Suriye’de rejimin hakimiyetini idame edebileceğine inanmaktadır. Bu bağlamda Rusya Suriye’den önce Türkiye’yi ve daha sonra da YPG ile anlaşma sağlayarak ABD’yi çıkarmayı hedeflemektedir. ABD’nin Suriye’den çıkmasının bir siyasi karardan ibaret olduğunu bilen Rusya, YPG’yi kendine yakın tutup ikna yöntemini denemektedir. Bu minvalde Moskova yönetimi Esed rejimine yakın olan Suriye’nin Halkın İradesi Partisi ile YPG’nin çatı siyasi yapılanması Suriye Demokratik Konseyi arasında ara buluculuk yapmıştır. Görüşmede YPG’nin sözde özerk yönetimini tanıyan bir ortak beyanat da imzalanmıştır.17 Nitekim YPG’nin otonom yapısını belli ölçüde koruyarak rejime ve rejim ordusuna dahil olması Rusya açısından kabul edilebilir olarak görülmektedir. Diğer taraftan Türkiye’ye karşı farklı bir tutum söz konusudur. Türkiye’nin yerel müttefikleri ve Suriye Milli Ordusu, Esed rejimi için doğrudan bir tehdittir ve Türkiye’nin desteklediği Suriye muhalefeti otonom bir yapı değil tüm Suriye’yi barındıran bir değişim istemektedir. Ayrıca Rusya açısından Türkiye’nin Suriye’den çıkması için askeri yöntemlerin ve baskının kullanılması öne çıkmaktadır. Nitekim Rusya, Türkiye’nin Suriye’deki varlığının ABD’nin aksine siyasi olmayıp doğrudan Türkiye’nin ulusal çıkarını ve ulusal güvenliğini ilgilendirdiğini bilmektedir. İdlib bu noktada son derece kritik bir alana dönüşmüş durumdadır. Rusya’nın hedefi Türkiye’yi Suriye’den çıkartmak ve askeri çözümü dayatmak için İdlib’de bir oldubitti yaratmaktır. Nitekim İdlib bölgesinde bulunan HTŞ ve diğer radikal örgütler, Rusya için bir meşrulaştırma aracıdır. Her ne kadar Moskova yönetimi için HTŞ ve diğer radikal örgütlerin varlığı asıl sebep olmasa da Rusya, Türkiye’nin bölgedeki radikal gruplara karşı adım adım bir strateji izlediğini ve bölgedeki sivilleri korumak istediğini bilse de bu bahaneyi araçsallaştırmaktadır. HTŞ, Birleşmiş Milletler nezdinde mücadelenin meşru olduğu bir terör örgütü,18 Ankara’nın da terör örgütü olarak tanıdığı bir yapı19 ve üstelik Türkiye ile Rusya arasında İdlib bağlamında varılan mutabakatlarda mücadele edilmesi vurgulanan bir örgüt olması hasebiyle diplomatik anlamda Rusya’nın elini Türkiye karşısında oldukça güçlendirmektedir. Suriye’de askeri çözümü empoze etmek için 2020’nin başında devam eden İdlib operasyonu tüm İdlib bölgesinin ele geçirilmesini hedeflemiştir. Her ne var ki Türkiye’nin İdlib’de askeri varlığını yoğun bir şekilde artırması ve Bahar Kalkanı Harekatı’nı icra etmesi ile Esed rejiminin ilerleyişi durdurulmuş ve Rusya ateşkese mecbur bırakılmıştır. TÜRKİYE’NİN GÜÇLÜ ARACI: ASKERİ CAYDIRICILIK Türkiye, Batılı devletlerden İdlib’deki insani dramı sonlandırmak ve Suriye’de askeri çözümün dayatılmasını önlemek için ciddi bir destek görmese de İdlib’de bir oldubittiyi engellemeyi başarmıştır. Hem de bölgedeki HTŞ ve diğer radikal grupların varlığına rağmen bunu başarmıştır. Moskova’daki müzakerelerde Rusya’nın elinde radikal grupların varlığından hareketle önemli bir koz olmasına rağmen Türkiye masada Rusya’ya ateşkesi kabul ettirebilmiştir. Nitekim Rusya, Bahar Kalkanı Harekatı’nın devam etmesinden ve desteklediği rejim güçlerinin çok fazla zayiat vermesinden çekinmiştir. Harekatın devam etmesi durumunda Şii milislerin karada sağladığı tüm desteklere rağmen Esed rejiminin askeri olarak operasyonu sürdürmesi imkansız hale gelecektir. Rusya, Türkiye’nin caydırıcılığını bildiğinden 2019’un sonlarında İdlib operasyonu öncesinde bu caydırıcılığı zayıflatmak için adımlar atmıştır. İlk başlarda Esed rejimi Türkiye’nin Astana süreci bağlamında İdlib’de kurduğu gözlem noktalarından uzaklarını, sonra yakınlarını ve en son üslerin içlerini bombalamıştır. Daha sonra ise gözlem noktaları çevrelenmiş ve fiili olarak işlevinin sorgulanmasının önü açılmıştır.20 Rejim güçleri gözlem noktalarını geçmiş ve İdlib’in içlerine kadar ilerlemiştir. Hatta Türkiye stratejik Serakip kentinin girişlerine asker konuşlandırmasına rağmen rejim güçleri Serakip’i ele geçirmiş, sonra Suriyeli muhaliflerin karşı saldırısında kaybetmiş ve en son tekrar Rus hava desteği ve İran’a bağlı Şii milislerin kara desteği ile kontrol altına almayı başarmıştır. Rusya İdlib üzerinden Türkiye’nin askeri caydırıcılığına meydan okurken 34 Türk askerinin Esed rejiminin hava saldırısında şehit olması21 ile başlayan Bahar Kalkanı Harekatı tekrar Türkiye’nin caydırıcılığını idame ettirmiştir. Harekat esnasında 3 savaş uçağı, 3 insansız hava aracı (İHA), 8 helikopter, 8 hava sistemi, 99 top/obüs/çok namlulu roketatar, 151 tank, 16 tanksavar, 80 zırhlı araç, 10 mühimmat deposu ve 1 kimyasal silah tesisi imha edilmiş ve 3 bin 138 rejim unsuru etkisiz hale getirilmiştir.22 Mevcut durumda Rusya yeniden Türkiye’nin caydırıcılığını adım adım zayıflatmayı hedeflemiş fakat önceki tecrübelerin aksine Türkiye’nin hızlı cevap vermesi sayesinde bu girişimler başarılı olmamıştır. Bu minvalde kimliği belirsiz uçaklarca el-Bab’a gerçekleşen saldırının akabinde23 Dirbasiye’de YPG ile toplantı halindeki Rus askerlerinin kimliği belirsiz kamikaze İHA ile saldırıya uğraması24 önemli bir örneklik teşkil etmektedir. Buna ilaveten İdlib üzerinde uçan Rus yapımı SİHA ve İHA’ların düşürülmesi25 ve İdlib bölgesinde Türk topçu birliklerinin zaman zaman rejim tacizlerine ateş destek vasıtaları ile cevap vermesi gibi örnekler de bulunmaktadır. İDLİB’DEKİ ATEŞKESİ KALICI KILMAK Her ne kadar Rusya Suriye’de bir askeri çözümün ve en son planda Türkiye’yi Suriye’den çıkartmak için İdlib üzerinden bir askeri dayatmanın peşinde de olsa Türkiye’nin askeri caydırıcılığı bunu engellemektedir. Ancak Rusya buna rağmen Türkiye’yi zorlamaya ve test etmeye devam edecek ve İdlib’deki kırılgan ateşkesi sürdürecektir. Rusya Suriye’de ve başta İdlib’de bir askeri çözümün mümkün olmadığına inanmadıkça siyasi çözüm hızlanmayacak ve gerçekleşmeyecektir. İdlib’deki ateşkesin kalıcı hale gelmesi Türkiye’nin çıkarınadır. Özellikle Doğu Akdeniz, Libya ve terörle mücadele gibi sahalardaki gerilim devam ederken İdlib’deki ateşkesi sağlamlaştırmak önemli bir kazanım olacaktır. Mevcut durumda ateşkesin yükünü Türkiye’nin askeri varlığı omzuna almakta ancak bu yük hafifletilmelidir. Bu minvalde daha önce yayımlanan “İdlib’de Ateşkes Sonrası Yol Haritası”26 başlıklı analizimde detaylıca ele aldığım üzere Türkiye İdlib’i fiili güvenli bölgeye çevirmelidir. Bunun için şu adımlar atılmalıdır: Türk askerinin sahadaki varlığı yoğunlaştırılmış nokta hakimiyetinden alan hakimiyetine geçmelidir. İdlib bölgesi Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekat bölgeleri gibi fiili güvenli bölge haline gelmelidir. Türk askerinin angajman kuralları doğrudan İdlib sahasını korumaya yönelik tasarlanmalıdır. Suriyeli muhaliflere bırakmadan Esed rejiminden gelen her ateşkes ihlali misliyle karşılık bulmalıdır. İdlib bölgesindeki HTŞ kendisini feshetmeli ve bölgedeki diğer radikal gruplar Suriyeli muhalifler üzerinden elimine edilmelidir. Türkiye, Rusya ile müzakerelerinde ve sahadaki adımları ile odak noktası olarak İdlib’i değil Tel Rıfat, Münbiç ve Fırat’ın doğusundaki YPG varlığını belirlemelidir. Rusya’nın imza attığı mutabakatlarda belirlendiği üzere YPG’nin bu bölgelerden çıkarılması gerekmektedir. İdlib bölgesindeki kırılgan ateşkesin sıcak bir çatışmaya dönüşmesi riski bulunuyorken hızlı ve kararlı adımların atılması ile kalıcı bir ateşkes de sağlanabilir. İdlib sorununun fiili olarak çözümlenmesi Türkiye’nin Rusya karşısında hem sahada hem de masada elinin güçlenmesini sağlayacaktır. DEAŞ’ın topraksal hakimiyetinin sonlandırıldığı, İdlib’deki radikal grupların elimine edildiği ve Esed rejiminin askeri çözüm arayışlarına set çekildiği bir denklemde Suriye’nin geleceği daha fazla konuşulacak ve gündeme gelecektir. Böyle bir ortamda Türkiye Suriye muhalefetinin garantörü, Suriye’nin komşusu, 3,6 milyon Suriyeli mülteciyi barındıran27 ve Suriye’de 5,4 milyon Suriyeliyi koruyan ülke28 olarak Suriye’nin geleceğini belirleme noktasında en etkili aktör olabilir. Buna ilaveten İdlib’de Rusya’ya set çekilmesi YPG’nin Suriye’deki varlığını daha fazla ön plana çıkaracaktır. Yeni denklemde hem Rusya hem de ABD Türkiye’nin zorlamaları ile YPG noktasındaki politikalarını tekrar gözden geçirmek durumunda kalabilir.   1. “Son Dakika Haberi: Moskova’da Anlaşmaya Varıldı! İşte İdlib Ateşkesi Maddeleri ve Tam Metni!”, Sabah, 5 Mart 2020.2. Laura Pitel, Henry Foy ve Chloe Cornish, “Idlib Residents Put Little Faith in Russian-Turkish Peace Deal”, Financial Times, 8 Mart 2020.3. “İdlib’de 26. Türk-Rus Birleşik Kara Devriyesi Sırasında Patlama Meydana Geldi”, Anadolu Ajansı, 25 Ağustos 2020. 4. “Türkiye ile Rusya’nın M4 Üzerinde Gerçekleştirdiği 22. Ortak Devriye 73 Km’lik Güzergahın Tamamında Gerçekleştirilerek Ayn el Havr Köyüne Ulaştı”, Suriye Gündemi, 22 Temmuz 2020, https://www.suriye gundemi. com/ tuerkiye-ile-rusya-nin-m4-uezerinde-gerceklestirdigi-22-ortak-devriye-73-km-lik-guezergahin-tamaminda-gerceklestirilerek-ayn-el-havr-koeyuene-ulasti, (Erişim tarihi: 2 Eylül 2020). 5. “M4 Otoyolu Üzerinde Gerçekleştirilen Türkiye-Rusya Ortak Devriyesine Yönelik Saldırının Ardından İdlib’de Çeşitli Noktalar Rusya ve Rejim Güçlerince Hedef Alındı”, Suriye Gündemi, 14 Temmuz 2020, https://www. suriyegundemi.com/m4-otoyolu-uezerinde-gerceklestirilen-tuerkiye-rusya-ortak-devriyesine-yoenelik-saldirinin-ardindan-idlib-de-cesitli-noktalar-rusya-ve-rejim-gueclerince-hedef-alindi, (Erişim tarihi: 2 Eylül 2020). 6. “M4 Otoyolu Üzerinde Gerçekleştirilen Türk-Rus Ortak Devriyesine Ariha İlçesi Yakınlarında Saldırı Gerçekleştirildi”, Suriye Gündemi, 17 Ağustos 2020, https://www.suriyegundemi.com/m4-otoyolu-uezerinde-gerceklestirilen-tuerk-rus-ortak-devriyesine-ariha-ilcesi-yakinlarinda-saldiri-gerceklestirildi, (Erişim tarihi: 2 Eylül 2020). 7. “M4 Otoyolu Üzerinde Gerçekleştirilen Türk-Rus Ortak Devriyesine Saldırı Düzenlendi”.8. “Türk-Rus Devriyesine Saldırı! Saldırıyı Adı Duyulmamış Örgüt Üstlendi”, Haber 7, 16 Temmuz 2020. 9. “Russia Announces the Temporary Suspension of Joint Patrols with Turkey on the ‘M4’ Road in Idlib”, Syria Call, 13 Ağustos 2020, https://nedaa-sy.com/en/news/21783, (Erişim tarihi: 2 Eylül 2020). 10. “Hurras Eddin’in Tancara Köyüne Gerçekleştirdiği Saldırının Ardından Rus ve Rejim Uçakları Hama Kırsalındaki Haluba, Sufahun, Felafil, Kafr Uveyd ile İdlib Güneyindeki Kaladin, Zukum ve Ankavi Kasabalarını Şiddetli Şekilde Bombaladı”, Suriye Gündemi, 8 Haziran 2020, https:// www.suriyegundemi.com/hurras-eddin-in-tancara-koyune-gerceklestirdigi-saldirinin-ardindan-rus-ve-rejim-ucaklari-hama-kirsalindaki-haluba-sufahun-felafil-kafr-uveyd-ile-idlib-guneyindeki-kaladin-zukum-ve-ankavi-kasabalarini-siddetli-sekilde-bombaladi, (Erişim tarihi: 2 Eylül 2020). 11. “İdlib’de Rus Hava Kuvvetleri ve Rejim Topçuları Tarafından Hedef Alınan Noktalar”, Suriye Gündemi, 4 Ağustos 2020, https://www.suriyegundemi.com/idlib-de-rus-hava-kuvvetleri-ve-rejim-topculari-tarafindan-hedef-alinan-noktalar, (Erişim tarihi: 2 Eylül 2020). 12. “İdlib’de Rus Hava Kuvvetleri ve Rejim Topçuları Tarafından Hedef Alınan Noktalar ve Rus Hava Kuvvetlerinin Uçuş Gerçekleştirdiği Alanlar”.13. “İdlib’de HTŞ ve Hurras ed-Din Arasındaki Gerilim’in Arka Planı”, Suriye Gündemi, 30 Haziran 2020, https://www.suriyegundemi.com/idlib-de-hts-ve-hurras-ed-din-arasindaki-gerilim-in-arka-plani, (Erişim tarihi: 2 Eylül 2020). 14. “The Ansar Abu Bakr al-Siddiq Squadron?”, Aymenn Jawad al-Tamimi, 31 Ağustos 2020, http://www. aymennjawad.org/2020/08/the-ansarabu-bakr-al-siddiq-squadron, (Erişim tarihi: 2 Eylül 2020). 15. “Battle for Idlib Draws Near as Sides Take Position”, Al-Monitor, 28 Ağustos 2020, https://www.al-monitor.com/pulse/originals/2020/08/syria-russia-airstrikes-idlib-opposition-reinforce-fronts.html, (Erişim tarihi: 2 Eylül 2020).16. “UN Envoy Welcomes ‘Commonalities’ Shared by Syrians in Geneva Talks”, UN News, 19 Ağustos 2020, https://news.un.org/en/ story/2020/08/1071342, (Erişim tarihi: 2 Eylül 2020),17. “Rusya’nın Davetlisi YPG/PKK ve Sözde Muhalifler ‘Federasyon’ Üzerinde Uzlaştı”, Anadolu Ajansı, 31 Ağustos 2020.18. “Security Council ISIL (Da’esh) and Al-Qaida Sanctions Committee Amends One Entry on Its Sanctions List”, Birleşmiş Milletler, 5 Haziran 2018, https://www.un.org/press/en/2018/sc13365.doc.htm, (Erişim tarihi: 11 Mart 2020).19. “Turkey Designates Syria’s Tahrir al-Sham as Terrorist Group”, Reuters, 31 Ağustos 2018.20. Ömer Özkizilcik, “After Raids against Turkish Forces, a New Approach is Needed for Idlib”, Politics Today, 20 Ağustos 2019, https://politicstoday. org/after-raids-against-turkish-forces-a-new-approach-is-needed-for-idlib, (Erişim tarihi: 2 Eylül 2020).21. “İdlib’de 34 Asker Şehit Oldu, Tüm Rejim Unsurları Nokta Atışlarıyla Vuruluyor”, TRT Haber, 28 Şubat 2020, https://www.trthaber.com/haber/gundem/idlibde-34-asker-sehit-oldu-tum-rejim-unsurlari-nokta-atislariyla-vuruluyor-463839.html, (Erişim tarihi: 2 Eylül 2020).22. “Bahar Kalkanı Harekatı Son Durum 5 Mart! Kaç Rejim Unsuru Etkisiz Hale Getirildi?”, Haber 7, 5 Mart 2020.23. “El Bab’ta Hava Saldırısının Bilançosu Belli Oldu: 1 Ölü, 11 Yaralı”, İHA, 15 Temmuz 2020.24. “Russian Forces Injured in Drone Attack in Rojava’s Darbasiyah: Asayesh”, Rudaw, 16 Temmuz 2020, https://www.rudaw.net/english/middleeast/syria/160720201, (Erişim tarihi: 2 Eylül 2020).25. “Opposition Shoot Down 2 Russia Drones in Northern Syria”, Middle East Monitor, 17 Ağustos 2020, https://www.middleeastmonitor.com/20200817-opposition-shoot-down-2-russia-drones-in-northern-syria, (Erişim tarihi: 2 Eylül 2020).26. Ömer Özkizilcik, “İdlib’de Ateşkes Sonrası Yol Haritası”, SETA Analiz, Sayı: 314, (Mart 2020).27. The UN Refugee Agency, 14 Ağustos 2020, https://data2.unhcr.org/en/situations/syria/location/113, (Erişim tarihi: 2 Eylül 2020).28. “Suriye’de Değişen Demografik Yapı”, Suriye Gündemi, 19 Haziran 2020, https://www.suriyegundemi.com/ suriye-de-degisen-demografik-yapi, (Erişim tarihi: 2 Eylül 2020).
DEAŞ, Suriye’de etkinlik alanını arttırıyor mu ? Ömer Behram Özdemir  
Geçtiğimiz günlerde Deyr ez-Zor yakınlarında gerçekleştirilen bir saldırıda Rus General Vyacheslav Gladkih hayatını kaybetti. General rütbesinde bir hedef olması hasebiyle Gladkih’in öldürülmesi gündem olduysa da  Gladkih, Çöl bölgesi (Badiye) diye adlandırılan Orta ve Doğu Suriye’de, DEAŞ tarafından öldürülen Rejim ve Rusya’ya ait 21 rütbeli askeri figürden biriydi. Baghuz’un YPG tarafından ele geçirilmesi sonrası Suriye’de toprak hakimiyeti kalmayan DEAŞ için “bitti” yorumları yapılırken örgütün aslında yöntem değiştirerek hakimiyet kurmadan daha yoğun ve etkili bir eylemselliği benimsediği gözden kaçtı. 2020 ile birlikte Suriye’deki saldırılarında vites arttıran DEAŞ, gizli hücreleriyle Fırat’ın doğusundaki YPG unsurlarına saldırılarını yoğunlaştırdı. Öte yandan uzunca bir süre Deyr ez-Zor ile Tedmür arasına hapsolan rejim ile çatışmalarında ise cephe hattını genişletti. Badiye merkezli saldırılar nicelik ve nitelik olarak artarken artık sadece Tedmür ve Sukna gibi hücrelerinin bulunduğu dağlık bölgelerde değil Rakka, Hama ve Halep kırsallarında saldırılar düzenleniyor.[1] Badiye ve geniş çevresindeki rejim unsurları daha tahrip edici nokta saldırılara maruz kalmakta. Gregory Waters’a göre Ocak 2019 ile Temmuz 2020 arasında Orta Suriye’de DEAŞ’ın fail olduğu kayıt altına alınan 268 saldırı gerçekleşti ve bu saldırılarda Suriye rejimi ve müttefiklerine bağlı 406 asker/milis hayatını kaybetti.[2] Deyr ez-Zor ve Humus’ta toplam 230’a yakın saldırı gerçekleşirken Hama, Rakka ve Halep’te ekseriyeti can kaybına yol açan 40 saldırı meydana geldi. EYP ve anti-tank roket saldırıları haricinde Irak’ta benzerleri çokça gerçekleştirilmiş olan sahte kontrol noktası kurmak vasıtasıyla gerçekleştirilen pusular DEAŞ’ın bölgedeki saldırılarında önemli yer tutmaktadır. Nisan 2019’de Cebel Bişri’de düzenlenen ve rejime bağlı onlarca özel kuvvet unsurunun öldürüldüğü pusuda da aynı Gladkih’in öldürülmesi hadisesi gibi DEAŞ’ın sonuçları itibariyle “ağır” nitelendirilebilecek saldırılar düzenleyecek kapasitede olduğunu göstermektedir. Çöl bölgesinin kısmen ormanlık kısmen dağlık ve pek çok mağara içeren coğrafi yapısı Suriye rejimi ve müttefiklerinin operasyon kabiliyetine doğrudan etki etmekte.[3] Buna ek olarak DEAŞ’ın yerel unsurlar ile bağlarını güçlendirme arzusu göz önünde bulundurulmalı. Son dönemde Irak’tan başlayarak önceki dönemler kendisi ile husumetli yerel Sünni unsurlarla diyalog ve iş birliği çabasında olan örgütün, Suriye’de de yerele ulaşma çabası bilinmektedir. 2019 ve öncesi dönemde DEAŞ hakimiyetinde olan Suriye’deki idari bölgelere atanan  yabancı (Suriyeli olmayan) yöneticiler ve Şueytat aşiretine karşı girişilen katliamlar yerel unsurlar ile DEAŞ arasında mesafeye yol açmıştı. Örgütün yerel unsurlara ulaşma siyasetinin Suriye’de meyve vermiş olması oldukça olası. Zira gerçekleştirilen nokta saldırılar ve yüksek tahribat oranları söz konusu saldırılarda güçlü bir yerel istihbarat ve işbirliği ihtimalini işaret etmekte. Suriye tecrübesinde yabancı unsurlara bel bağlayan ve genel olarak Suriyeli sivil kitleden yeterli destek bulamayan örgüt için olası bir yerel destek orta ve uzun vade için oldukça değerlidir. Bölgenin mukim unsurlarından sağlanan istihbarat ile nitelik olarak çok daha üst düzey saldırıları yüksek başarı oranı ile gerçekleştirmek mümkün. Zirve dönemlerinde elde edemediği yerel desteği sağlarsa DEAŞ’ın bölgede sürekli kendini yenileyen bir damara sahip olacağını da söyleyebiliriz. Yerel unsurların entegre edildiği bir yapı Irak’ta olduğu gibi daha köklü ve sürekli hale gelebilir. Yerel istihbarat gücüyle beslenen bir zemin ileride daha büyük, kitlesel desteklere gebe olacaktır. Bu ihtimali destekleyen bir iddia ise bölgedeki DEAŞ yapılanmasının başında, 2013’te rejim ordusundan firar eden, gerçek adı bilinmemekle birlikte Ebu Abdallah başta olmak üzere çeşitli künyelerle bilinen Suriyeli eski bir askerin olduğuna dairdir. Rejim güçleri DEAŞ’ın uzun menzilli silahlarla ya da EYP’lerle oluşturabileceği tehditlere dair ciddi bir koruması olmayan askeri konvoylar ile bölgede anti-terör faaliyetlerinde bulunmaktadır. Bu faaliyetlerde zaten DEAŞ tarafından geri çekilmek suretiyle boşaltılan köy, mezra ve binaları “temizledikten” sonra atılan sözde devriyelerin ardından askeri unsurlar birliklerine dönerken faaliyet bölgelerine geri dönecek DEAŞ hücreleri tekrar ev sahipliği yapmaktadır. Esed rejiminin insan kaynağı ve maddi kaynakları zaten kısıtlıyken ve DEAŞ ile mücadeledeki yetersizliği çeşitli seferler kanıtlanmışken bir dönem rejim saflarında çarpışmış bir figürün DEAŞ içerisindeki varlığı örgütün rejime karşı hamlelerinde başarı oranının daha da artmasına sebep olabilir. Bu senaryonun tıpatıp aynısını Irak’ta eski Baas subayı yeni DEAŞ komutanı figürlerinde görmüştük. İlaveten Badiye’nin doğu kesimlerinde Fırat boyunca var olan ormanlık araziler ve çöl bölgesinde saklanmaya uygun yüzlerce mağara bölgeyi DEAŞ’ın saldırılarına ve saldırı sonrası dağlık alana geri çekilmelerine imkan sağlamaktadır. Suriye’nin genelinde coğrafya “gerilla” tarzı çatışmaya uygun değilken Badiye bölgesi bu açıdan da DEAŞ lehine istisna konumundadır. DEAŞ’ın sahip olduğu coğrafi avantaja dair projeksiyon için örgütün sınırın öteki tarafında Anbar’daki sürekli varlığı buna net bir örnektir. Rejim ordusunun yetersizliği ve DEAŞ’ın yavaşça canlanması Şubat ayında Rus kuvvetlerinin Cebel Bişri bölgesinde DEAŞ’a karşı rejim yanında operasyonlara katılmasını rejimin DEAŞ karşıtı harekattaki yetersizliği olarak okumak mümkündür. Bir süredir rejim ordusunu yeniden yapılandırmaya çalışan Rusya’nın bu hamlesindeki amacının orta vadede daha işlevsel ve Rus postalına daha az ihtiyaç duyan bir Baas askeri gücü istemesidir. Zira Rus hava desteği olmadan neredeyse hiçbir cephede etkinlik gösteremeyen, kimi cephelerde Rus kara gücüne de ihtiyaç duyan rejim ordusu Moskova için Suriye’nin sürekli yeni maliyetler çıkaran bir sorun olarak varlığını sürdürmesi anlamına gelmektedir. Rejimin yediği her baskın, her pusu Moskova’ya ek maliyet anlamına gelirken DEAŞ’ın  bölgedeki petrol boru hatlarını hedef alması gibi doğrudan ticari kaynaklara saldırılar da yaşanmaktadır. Rejim ordusunun işlevsiz yapısı ya Rusya’nın orduyu yenileme hamlesinde vites arttırıp hızlanmasına ya da sazı kendi eline almasına yol açacaktır. Charles Lister “yavaşça canlanma” olarak nitelendirdiği DEAŞ hareketliliğini Suriye’de şiddetin devamını sağlayan dinamiklerin ve rejimin şiddetli olarak yaşadığı personel sıkıntısının neredeyse garantili bir sonucu olarak yorumlamaktadır.[4] Rejimin kapasitesi ve ülkede iç savaşın başlamasına yol açan sosyo-ekonomik olguların halen var olması elbette DEAŞ başta olmak üzere çeşitli aktörlerin kendilerine alan bulmasına sebep vermektedir. Buna ek olarak DEAŞ’ın kendi imkanları da örgütün elini ekstra güçlendirmektedir. Hücre yapılanması ve güçlü yerel istihbarat ile eskisine nazaran çok daha etkili saldırılar düzenleyen örgüt, maddi açıdan da çok zorluk çekmiyor olabilir. Örgütün toprak hakimiyeti süreci tepetaklak olurken başta Rakka olmak üzere idari merkezlerdeki milyonlarca doları Elbu Kemal başta olmak üzere Irak-Suriye sınırındaki kırsal alanlara kaçırdığı iddiaları oldukça güçlü.[5] Toprak hakimiyetinin sona ermesi örgütün elde ettiği vergi gelirlerini doğrudan sekteye uğratsa da yönetim maliyeti kaleminin ortadan kalkması sonucunu da ortaya çıkarmıştır. Hem militan sayısı azalan hem de idare ettiği alanların kaybıyla yönetim maliyeti azalan örgüt elindeki yüklü nakdi kaynaklar, kaçakçılık, fidye ve haraç gelirleriyle nokta hedef gözet vur-kaç stratejisini uzunca bir süre devam ettirebilir. Yavaş ve derinden bir şekilde kök salmaya çalışan örgüt bunda başarılı olursa bölgeden tamamen silinmesi hiç olmadığı kadar zahmetli hale gelecektir. Irak tecrübesinde Zerkavi sonrası dönemde yerel unsurları bünyesine entegre eden ve Iraklılaşan örgütün aradan geçen 14 sene ve kanlı çatışmalar sonrası hala Irak toplumunda karşılık bulabilmesi unutulmamalıdır. Örgüt faal olduğu ülkenin sosyo-ekonomik gerçekliğinde kendisine bir alan açarsa bölgeden çıkarılması çok daha meşakkatli bir hal alabilir. Bu ihtimal ise bölgenin dış müdahaleye açık ve istikrarsız durumunu güçlendirecektir.   [1] https://cgpolicy.org/articles/strengthening-and-expanding-isis-central-syria-campaign/ , Erişim Tarihi: 23 Ağustos 2020. [2] https://cgpolicy.org/articles/strengthening-and-expanding-isis-central-syria-campaign/, Erişim Tarihi: 23 Ağustos 2020. [3] https://epc.ae/brief/the-resurgence-of-isis-in-syria-is-it-possible , Erişim Tarihi: 23 Ağustos 2020. [4] https://www.mei.edu/blog/isiss-dramatic-escalation-syria-and-iraq , Erişim Tarihi: 22 Ağustos 2020. [5] https://cgpolicy.org/articles/isis-in-syria-a-deadly-new-focus/ , Erişim Tarihi: 22 Ağustos 2020.
Kandil YPG’nin Rolünden Rahatsız Ömer Behram Özdemir  
Amerikan merkezli Delta Crescent Energy şirketi ile YPG/SDG kontrolündeki yerel idare arasında yapılan ve YPG/SDG kontrolünde bulunan alandaki petrol sahalarının modernizasyonu, petrol üretimi ve satışını kapsayan anlaşma terör örgütü içerisinde tartışmalara yol açarken karşı açıklama Kandil’den geldi. KCK eş başkanı Cemil Bayık hem söz konusu anlaşmaya hem de YPG merkezli son dönemdeki manevralara yönelik sert konuştu ve Kandil’in YPG’nin bölge siyasetinde artan rolüne dair rahatsızlıklarını doğrudan kamuoyuyla paylaştı. Bayık, açıklamasında şunları söyledi: “Biz de basından bazı şeyleri takip ediyoruz. Gerçekliği nedir tam olarak bilmiyorum. Mesela bir petrol şirketi üzerinden ittifak yapıldığı söyleniyor, hatta Suriye rejimi de bunu kabul etmediğini, yasadışı olduğunu, “petrolümüzü çalıyorlar” gibi şeyler söyledi. Suriye uluslararası alanda kabul edilen bir devlet. Bu yüzden Suriye'nin yer altında, yer üstünde bulunan tüm kaynakları halka aittir, birilerinin değildir. Yani kimse bunları mülkü yapamaz. Biz de, Özerk Suriye yönetimi de petrol, yer altı, yer üstü zenginliklerinin hepsinin Suriye halklarının olduğunu söylüyoruz. Doğru olan da budur. Petrol şirketi ile yapılan anlaşmanın ne çerçevede olduğunu bilmiyorum. Eğer Suriye ve Kuzey-Doğu Suriye'de yaşanan ekonomik sorunları göz önünde bulundurarak o anlaşma yapılmışsa, bunun üzerinden bir ittifak kurulmuşsa bir şey diyemeyiz. Ama öyle değilse bunun üzerinde durulması lazım” Bu sözleriyle YPG ile ABD’li petrol şirketi arasındaki anlaşmaya şerh koyan Bayık’ın Suriye rejimi ve halkı vurgusu YPG’nin ABD destekli otoritesine bir iğneleme olarak gözükmektedir.[1] Bayık, Ekim 2019’da Türkiye’nin bölgeye müdahalesine yönelik açıklamalarında YPG’nin rejim ile var olan sınırlarının rejim ordusu tarafından korunmasının doğru olduğunu vurguladı.[2] Buna gerekçe olarak söz konusu Kuzey ve Doğu Suriye topraklarının da Suriye’nin bir parçası olduğunu, Türkiye’nin Suriye’nin bütünlüğüne karşı hareket ettiğini ve bu siyasetin NATO menfaatleriyle örtüştüğünü gösterdi. Esed rejiminin Halep’te muhalifleri kuşatma harekatına YPG’nin verdiği destekte payı olduğu düşünülen Bayık’ın Şam ile eskiden bu yana süregelen teması olduğu bilinmektedir.[3] Esed rejiminin de söz konusu petrol anlaşmasına verdiği olumsuz tepki göz önüne alındığında Esed ve Bayık’ın YPG’nin kendi kontrollerinden çıkma ihtimaline benzer yaklaşımlara sahip oldukları söylenebilir. Öte yandan Bayık’ın petrol anlaşmasıyla alakalı gelişmeleri “basından” takip ettiği ifadesi de bu anlaşma sürecinin Kandil’den bağımsız olarak YPG ile Amerikan şirketi arasında gerçekleştiğini göstermektedir. Bayık aynı açıklamada ayrıca YPG ile Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) arasında gerçekleşmekte olan görüşmeleri de benzer şekilde hedefe koydu. Bayık, konuya ilişkin şunları söyledi: “Ulusal birliğe ilişkin de bazı adımlar atılıyor, açıklamalar yapılıyor, bunlar hangi esaslar üzerinden gelişiyor bilmiyoruz tabi. Bu çalışmalar kapsamında Öcalan’a değil de başkalarına teşekkür edilmesi gaflet olacaktır.” Bu açıklamalarla Bayık, Temmuz ayının son haftasında ikinci safhası başlayan YPG-ENKS görüşmelerinde Kandil’in katkısının olmadığını dile getirdi. YPG-ENKS görüşmelerinin Suriye’deki Kürt yapılanmasının geleceğine etki edebilecek bir potansiyeli olması Kandil’i iplerin ellerinden kaçtığı hissiyatına getirdi. Ayrıca Öcalan vurgusuyla da Kandil ve PKK merkezinin YPG ve Ferhat Abdi Şahin imajı gerisinde bırakılma çabasına tepki gösterdi. Bayık’ın 2019’da Washington Post’ta yayınlanan yazısında Öcalan’ı ve liderliği yegane müzakere makamı olarak gösterdi.[4] O yazıdaki vurgular ve son demeçler ile hem YPG hem de ABD’ye “yegane muhatap Kandil” denildi Bayık tarafından. Bu açıklamalara müteakip Bayık’ın Kamışlı ’ya gittiği ve akabinde Şam’a gitme ihtimali olduğuna dair iddialar ortaya çıktı.[5] Aynı günlerde Türk Hava Kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen bir SİHA saldırısında iki Irak sınır muhafızıyla birlikte PKK’nın sözde Hakurk sorumlusu olan Agit Garzan kod adlı Murat Kalko öldürüldü. Bu operasyon MİT’in operasyonel kabiliyeti ile doğrudan alakalı olsa da zamanlaması sebebiyle ABD tarafından bir istihbarat paylaşımı olma ihtimalini de tartışmaya sundu. ABD yönetiminin 2018’de Murat Karayılan, Duran Kalkan ve Cemil Bayık’ın başlarına ödül koyduğunu duyurması ve dönemin ABD Savunma Bakanı James Mattis’in YPG ile PKK’yı birbirinden ayırmaya yönelik Türk makamlarına önerisi gibi hadiseler ABD’nin YPG’yi PKK’dan daha değerli gördüğünün kanıtı.[6] Bir başka deyişle Washington, YPG’yi korumak için PKK’ya karşı mücadelede Türkiye’ye jestlerde bulunmayı tercih etmektedir. Önce Delta Crescent Energy ile YPG kontrolündeki idarenin petrol anlaşması devamında Cemil Bayık’ın tepkisi, PKK’nın Irak’taki önemli isimlerinden birisinin nokta atışı operasyon ile öldürülmesi ve Bayık’ın Kamışlı’ya geçtiği iddiası. Birbirini takip eden bu gelişmeleri tek tek bağımsız olarak ele almak mümkün gözükmemektedir. Henüz netliği teyit edilmemekle birlikte Suriye rejimi ile teması ve bağları bilinen Cemil Bayık’ın Suriye’ye geçmesi ve Esed rejimi ile dirsek teması halinde Ferhat Abdi Şahin ve YPG’ye bir mesaj verme ihtimali her zaman mümkün. Washington ise Bayık’ın 2019’da ABD’yi Rusya ile aynı kefeye koyarak “kendi çıkarları için Kürtleri kurban eden” bir aktör olarak tanımlamasını unutmamış olabilir.[7] ABD’nin kendisine ayak bağı olma ihtimaline sahip Bayık başta olmak üzere PKK lider kadrolarının bölgedeki diğer aktörler tarafından tasfiyesine göz yumması artık daha güçlü bir ihtimal. Buna karşılık diğer bir güçlü ihtimal de YPG’nin kendi etki alanından uzaklaştığını gören Kandil’in Esed ve hatta Rusya’nın desteği ile YPG’ye bir balans ayarı çekerek ABD’ye “beni gözden çıkarmayı düşünme” demesidir. YPG/SDG kontrolündeki bölgelerde Arap aşiret liderlerini hedef alan “faili meçhuller” ve bunların Arap kitle üzerindeki kışkırtıcı etkisi YPG için orta vadede zorlayıcı olabilir. Ayrıca Akaydat aşiretinin hedef alındığı faili meçhul saldırıların akabinde aşiretlere bağlı silahlı unsurların YPG militanlarını Deyr ez-Zor kırsalındaki Havaci ve Ziyban köylerinden çatışmayla çıkardıkları bilinmektedir.[8] Bu açıdan bakıldığında Irak’ta PKK lider kadrosunun hedef alınacağı operasyonlar ile Suriye’de YPG’nin kontrolündeki bölgeleri yönetmesini zorlaştıracak gelişmeleri birbirini tetikleyen çok aktörlü hamleler olarak okumak mümkün. YPG’nin bu süreçte ayakta kalabilmesi için sadece ABD ile yakın ilişkilere sahip olması yeterli değil. Bölgede ABD’ye maliyet çıkaracak her gelişme YPG’nin tolere edilme seviyesini aşağıya çekecektir. O yüzden YPG bir yandan ABD ile yakın ilişkilere devam ederken bir yandan Rusya ve rejim ile ilişkileri düşmanlık seviyesine getirmeden koruduğu görülmektedir. Kontrol ettiği bölgede hem kendisine muhalif Kürt yapılar hem de her an sorun teşkil edebilecek Arap aşiretlerle uğraşacak olan YPG, dışarıda ise yanlış hamlelerine devam ederse aynı anda hem Türkiye ile hem de Kandil ile uğraşmak zorunda kalabilir.   [1] https://www.kurdistan24.net/tr/news/cc429cf7-319d-46ec-92ef-6628b1f57822 , Erişim Tarihi: 13 Ağustos 2020. [2] https://www.gazeteyolculuk.net/cemil-bayiktan-aciklama-kurt-direnisciler-uluslararasi-aciklamalara-aldanmasin , Erişim Tarihi: 13 Ağustos 2020. [3] https://www.lemonde.fr/blog/filiu/2016/09/04/comment-le-pkk-de-cemil-bayik-a-trahi-les-kurdes-de-syrie/ , Erişim Tarihi: 13 ağustos 2020. [4] https://www.washingtonpost.com/opinions/2019/07/03/now-is-moment-peace-between-kurds-turkish-state-lets-not-waste-it/ , Erişim Tarihi: 13 Ağustos 2020. [5] https://www.arknews.net/ar/node/22089 , Erişim Tarihi 13 Ağustos 2020. [6] http://www.diken.com.tr/canikli-acikladi-mattis-ypgyi-ayirip-pkkya-karsi-savastirabiliriz-dedi/ , Erişim Tarihi: 14 Ağustos 2020. [7] https://www.indyturk.com/node/83086/d%C3%BCnya/cemil-bay%C4%B1k-rusya-ve-abd-%C3%A7%C4%B1karlar%C4%B1-u%C4%9Fruna-k%C3%BCrtleri-satt%C4%B1 , Erişim Tarihi: 13 ağustos 2020. [8] https://www.suriyegundemi.com/akaydat-asiret-liderlerinin-oeldueruelmesinden-sonra-baslayan-goesteriler-silahli-catismaya-doenuestue-ve-asiret-mensuplari-ypg-yi-ziyban-ve-havaci-koeylerinden-cikardi , Erişim Tarihi: 13 Ağustos 2020.
İnsanlık Krizinden Pandemiye Esed Rejimi Ekrem Mete  
Çin’in Vuhan kentinde ortaya çıkan COVID-19 salgını, çağımızın tanımlanan en büyük küresel sağlık krizi haline geldi. Ülkeler virüsü kontrol altına alabilme adına, seyahat kısıtlamaları getirmek, vatandaşlarını karantinaya almak, test yapmak, ilaç ve aşı geliştirmek, uluslararası toplantıları iptal etmek ve okulları geçici olarak kapatmak gibi tedbirlerle virüsle savaşmaya devam ediyor. Devletler, ‘Koronavirüs laboratuvarda mı üretildi? sorusuna yanıt aramaya devam ederken yıllardır “insani kriz üreten” Esed rejimi, saldırını artırmaya devam ediyor. Avrupa ülkeleri, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya gibi gelişmiş ülkelerde, ekonomik ve toplumsal yaşamı sınırlayarak virüsün yayılımını durdurmaya çalışken Suriye rejimi de kontrol ettiği alanlarda çeşitli kısıtlamalara gitti. Rejim, salgın nedeniyle göstermelikte olsa sınırlarını kapattığını ve vilayetler arasında ulaşımı yasakladığını duyurdu. Okulları ve restoranları kapattı. Sokağa çıkma yasağı ilan ederek kamu kuruluşlarına saat ve çalışan sınırlaması getirdi.[1] Toplu taşımayı durdurdu. Bazı tutukluları tahliye etti. 13 Nisan’da yapılacak parlamento seçimlerini önce 20 Mayıs’a daha sonra 19 Haziran’a erteledi.[2] Dünya bu salgın ve etkileriyle mücadeleye odaklanırken,  Esed rejimi koronavirüs ile mücadele de dünyayı kandırmaya devam ediyor. Rejimin sınırlarını kapattığını duyurmasına rağmen binlerce İran, Irak ve Lübnanlı Şii, Şam’daki Seyyide Zeynep türbesini ziyaret ediyor. Bölgeden gelen görüntülerde türbenin duvarlarında öldürülen İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin resmi görülüyor. Orada bulunanlar duvardaki resmi öpüyor. Bu noktada binlerce kişinin virüsün yayılımını sağladığını söylemek mümkün. Tüm dünyada uygulanan sosyal mesafe gibi kuralları hiçe sayan kalabalıkların aynı zamanda ülkede rahat bir şekilde seyahat etmesi, rejimin dünya kamuoyunu kandırdığının en net göstergesidir. Rejimin yıllardır okulları ve hastaneleri hedef alarak kan gölüne çevirdiği ülkede, eğitim ve sağlık sistemi de durma noktasına gelmiştir. 3 milyon Suriyeli çocuğun mülteci olarak ülkelerini terk etmek zorunda kaldığı ve öğretmenlerin öldürüldüğü ya da ülkenin başka bölgelerine kaçmak zorunda bırakıldığı dikkate alındığında rejimin kapattığını iddia ettiği okullarda uzun süredir zaten eğitim yapılmadığı bilinmektedir. Siyasal ve ekonomi sistemi neredeyse tamamen İran ve Rusya’ya bağlı rejimin sağlık sistemi de bu iki devlete bel bağlamış durumda. Salgının İran’da kontrolden çıkması ve vaka sayılarının hızlı bir şekilde arttığı dönemde Suriye’de görev yapmış üst düzey İranlı generallerin ve siyasilerin koronavirüsten ölmesi akıllara salgının Esed’in kurmaylarına sıçrama durumunu akıllara getiriyor. Sahadan gelen bilgilere göre, medyaya sürekli demeç veren üst düzey rejim askerlerinin son dönemde ortalıkta görülmemesi rejimin ordudaki vakaları gizlediği yönünde yorumlanıyor. Ayrıca İranlı milislerin rejim bölgelerinde koronavirüsün yayılmasına neden olduğu belirtiliyor. Irak sınırındaki El Kaim sınır kapısı üzerinden günde binlerce kişi kontrolsüz bir şekilde ülkeye giriş çıkış yapıyor. Bu bağlamda Iraklı yetkililer Suriye’den ülkelerine dönen hacıların bazılarının koronavirüs test sonuçlarının pozitif çıktığını açıkladı. –“Esed rejimi, koronavirüs vakalarını saklayarak insanlığa karşı suç işlemeye devam ediyor” Rejimin Sağlık Bakanı Nizar Yazıcı, 22 Mart’ta ilk vakayı açıkladı.[3] Daha sonraki süreçte ülkede 164 vakanın 68’inin iyileştiği 6 kişinin ise öldüğü belirtildi.[4] Sağlık sistemi çökmüş, sağlık personelinin yarısından fazlası zorla göçe tabi tutulan bir ülkede, iç savaş sırasında çok sayıda hastanenin de yıkıldığı göz önüne alındığında koronavirüs, Suriye için daha büyük bir tehdit oluşturuyor. Yıllardır çocuk yaşlı demeden kimyasal silah kullanarak bölge halkını katleden Suriye rejimi, koronavirüs vaka verilerini saklayarak da insanlığa karşı suç işlemeye devam ediyor. Koronavirüs vaka sayısını gizlemekle suçlanan ve virüsün çıkış kaynağı olan Çin, Suriye’ye 2 koli sağlık ekipmanı göndermişti.[5] Rejim neredeyse tamamen İran’dan ve Rusya’dan gönderilecek sağlık yardıma bel bağlamış durumda. Rusya’nın Şam Büyükelçisi Aleksander Yefimov, koronavirüse karşı koymak için işbirliği konusunda rejime destek vereceklerini açıkladı.[6] İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif de Şam’da Esed ile görüşmesinde koronavirüsle mücadelede rejimin yanında olduğunu belirtti. Ancak Çin, Rusya ve İran dünya kamuoyunda koronavirüse karşı etkin mücadele etmemekle ve verileri gizlemekle suçlanırken rejime destek açıklamalarının bu küresel sağlık krizinin aşılmasında bir karşılığı yok. Öte yandan son günlerde Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), koronavirüsün yayılmasının önlenmesi için rejim ile ortak çalışmalar yürütüyor. Bu kapsamda Şam, Halep, Humus, Deyr ez Zor, Lazkiye ile Kamışlı’da birlikte karantina birimleri oluşturuluyor.[7] Bu bölgelere de test kitleri sağlanıyor. Rejim halkın mevcut sağlık ihtiyaçlarını karşılayamadığı gibi ve ülkede hijyen koşullarının da çok kötü olması salgının uzun vadede ülke geneline yayılacağını gösteriyor. Koronavirüs testi yapacak az sayıda tıbbi personel olması ve ülkede tıbbi laboratuvarın yok denilecek kadar az olması sebebiyle kimyasal silah üretilen merkezlerin virüs araştırması amacıyla kullanılacağı belirtiliyor. Ülkede 2011’den beri yaptırımlar ve ambargolar olmasına rağmen kontrol ettiği birçok bölgede kimyasal silah tesisi kuran ve kendi vatandaşları üzerinde bu silahları test eden Esed rejimi, ilaç ve tıbbi malzeme üretimi konusunda dünyadan “insani” yardım bekliyor. [1] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-52107218 [2]  https://www.indyturk.com/node/175601/d%C3%BCnya/suriyede-se%C3%A7imler-koronavir%C3%BCs-y%C3%BCz%C3%BCnden-bir-kere-daha-ertelendi [3] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/esed-rejimi-ilk-koronavirus-vakasini-acikladi/1775287 [4] https://en.wikipedia.org/wiki/Template:COVID-19_pandemic_data [5] https://www.cnnturk.com/dunya/cinden-suriyeye-iki-kolilik-koronavirus-yardimi-tartisma-konusu-oldu [6] https://sana.sy/tr/?p=207273 [7] https://www.who.int/news-room/feature-stories/detail/who-continues-to-support-the-fight-against-coronavirus-in-syria
Suriye’de Türkmen Siyaseti: İstifalar, İhtilaflar ve Sorunlar Kutluhan Görücü  
Suriye Türkmenlerinin çatı örgütlenmesi olan Suriye Türkmen Meclisi (STM) başkanı Muhammed Vecih Cuma’nın istifa etmesi, Suriye Türkmenlerini ve Türkmen siyasetini yeniden bir cenderenin içine soktu. Şubat 2018’de 4. Olağan Genel Kurul toplantısında ilk kez başkanlığa seçilen Cuma, geçtiğimiz yıl yapılan genel kurulda yeniden başkan seçildikten bir süre sonra istifa ederek başkanlık makamından ayrıldı. Vecih Cuma’nın yerine henüz bir başkan seçilemedi. Ayrıca mevcut meclis üyeliklerinin düşürülmesini isteyen parti ve sivil toplum kuruluşları bulunuyor. Süreç giderek karmaşık bir hal alırken, Türkmen siyaseti oldukça sancılı bir dönemin kapılarını aramanın da ötesine geçti. Peki bu duruma nasıl gelindi? Tarihi Çobanbey Kongresi Suriye Türkmen Meclisi, 24 Kasım’da 5. Olağan Genel Kurul toplantısını gerçekleştirerek geçmiş dönemde de meclis başkanlığı görevini yürüten Muhammed Vecih Cuma’yı yeniden meclis başkanlığına seçti. İlklere sahne olan kongrede, Vecih Cuma ikinci kez meclis başkanlığına seçilen ilk başkan olurken, kongrenin Halep’e bağlı Çobanbey kasabasında gerçekleştirilmesi de bir ilk olarak kayda geçti. Suriye Geçici Hükümeti Başbakanı Abdurrahman Mustafa ve SMDK Başkanı Enes el Abde’nin katılım sağladığı kongreye, Türkiye’den de Dışişleri Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran katıldı.[1] Bu açıdan da yıllar sonra ilk kez Türkiye’den Dışişleri Bakan Yardımcısı seviyesinde bir isim, Suriye topraklarına girerek bir siyasi faaliyete katılmış oldu. Kongreye Nasıl Gidildi ve Sonuçları Ne Oldu? 8 Temmuz 2019’da kamuoyuyla paylaşılan yeni meclis tüzüğü[2]ne göre meclis çatısı altında faaliyet gösteren siyasi partiler kongrelerini Suriye’de gerçekleştirmesini zorunlu hale gelmişti. Suriye Türkmen Milli Hareket Partisi, Suriye Türkmen Kitle Partisi, Suriye Türkmen Kalkınma (Nahda) Partisi ve Suriye Türkmen Milli Vefa Partisi’nin kongrelerini Çobanbey’de gerçekleştirmesinin ardından meclis başkanlığı seçimlerine geçilmişti. 5. Olağan Genel Kurul, Barış Pınarı Harekatı’nın başlamasıyla ertelendi. Bu nedenle 24 Kasım’a sarkan toplantı yeni meclis tüzüğü doğrultusunda Halep’e bağlı Çobanbey beldesinde gerçekleştirildi. Yaklaşık 500 delegenin katılım sağladığı toplantıda, delegeler meclis üyelerini, meclis üyeleri de meclis başkanını seçti. Tek aday olan Vecih Cuma, bağımsız üye olarak yeniden meclis başkanlığına seçilmiş oldu. Kongre sonucunda 34 bağımsız, 16’ı da partili isim meclis üyeliğine seçildi. Bağımsız üyelerin %35’i Halep’ten, %26’sı Hama-Humus-İdlib’ten, %21’i Lazkiye-Tartus’tan, %12’si Golan-Şam’dan ve %2’si de Rakka eyaletlerinden seçildi. Partili üyelerde ise Milli Hareket Partisi 6 meclis üyesiyle, 4’er üye ile Kalkınma Partisi ve Kitle Partisi, 2 üye ile de Vefa Partisi meclis bünyesinde kendisine yer buldu. 25 Ağustos 2019’da[3]  kurulan ve Humus’luların  çoğunlukta olduğu Vefa Partisi, Türkmen Meclisi’nde yer aldı. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı Harekatı bölgelerinde yaşayanlar ve Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan Humus kökenli Türkmenlerin oluşturduğu parti, aslında Türkiye’nin bölgedeki varlığının ne derece hayati öneme sahip olduğunun da bir göstergesi olarak karşımızda duruyor.[4] Kendi şehirlerinde olmasa da göç ettikleri bölgelerde yaşayan Türkmenler, siyasi faaliyetlere başlarken Barış Pınarı Harekatı (BPH) ile PKK/YPG’den kurtarılan Tel Abyad & Resulayn Türkmenlerine de öncü rol oynamış oluyor. Nitekim BPH ile özgürleştirilen Tel Abyad & Hamam Türkmen bölgesinde Türkmen nüfusun mukim olduğu biliniyor.[5] Yakın bir dönemde bölge Türkmenlerinin de siyasi ve kültürel alanlarda örgütlenerek Türkmen Meclisi içerisinde Rakka Türkmenlerini daha güçlü bir şekilde temsil edebileceğini öngörebiliriz. Vecih Cuma Dönemi Türkmen Siyaseti, İhtilaflar ve Kronik Sorunlar Yukarıda anlatılan kongre öncesi dönem, yaşanan gelişmeleri aktarmakta ancak yaşanan siyasi gelişmeleri ele almamaktaydı. Bu bölümde hem Vecih Cuma dönemi siyasete kısaca değinilecek hem de ihtilaf ve kronik sorunlar ele alınacaktır. Özellikle de kronik sorunlara dikkat çekilerek, mevcut durumun analizi ve pek tabii olarak izahı yapılmaya çalışılacaktır. Vecih Cuma, göreve geldiği Şubat 2018’den itibaren kısa sürede Türkmenler açısından önemli ve tartışmalı kararlara imza attı. Kasım 2018’de gerçekleştirilen Sancak Kongresi ile Temmuz 2019’da kamuoyuyla paylaşılan tüzük değişikliği ve yeni tüzük uyarınca Suriye’de faaliyet gösterme iradesi bu kararlardan bazılarıydı. Türkmen siyasetinin kronik sorunları, geçmiş ihtilaflar ve siyasi çekişmeler ise meclisin bagajı olarak Vecih Cuma döneminde de sürdü. Vecih Cuma’nın yaklaşık 2 yıllık yönetiminin en belirgin farklılığı ise faaliyetleri Suriye sahasında gerçekleştirme kararlılığıydı.[6] Esasen bugünü oluşturan siyasi gelişmeleri ve tabii olarak siyasi ihtilafları, Vecih Cuma döneminde gerçekleştirilen Sancak Kongresine kadar götürmek mümkündür. O dönemde seçilen sancağa ve kongrenin yapılış şekline gerçekleştirilen muhalefetten başlayan süreç, ilan edilen yeni tüzüğe karşı ve ardından gerçekleştirilen parti kongrelerinde de devam etti. Yeni tüzük gereği yapılan parti kongreleri neticesinde Vefa ve Milli Hareket partileri dışındaki Kitle ve Nahda partileri ikiye bölündü. Gerçekleştirilen 5. Olağan Genel Kurul sonrasında Milli Hareket Partisi Başkanı Ziyad Hasan ile Vecih Cuma arasındaki ihtilafta, yeni bir bölünmenin önünü açtı. Vecih Cuma taraftarı partililer, Ziyad Hasan’ın başkanlığını düşürerek, yeni bir yönetim tanzim etti. Bu durum da meclis bünyesindeki partiler arasındaki son bölünme olarak kayda girdi. Bunun yanında Ziyad Hasan ve bazı meclis üyelerinin meclis üyeliklerinin düşürülmesine kadar süreç devam etti. Gelişmeler boyunca Vecih Cuma’nın sahadaki askeri gruplarla olan ilişkisine de yansıyan süreç; Vecih Cuma’yı siyaset yapamaz, hatta Suriye sahasında faaliyet gösteremez hale getirdi. Nitekim tüzük gereği Suriye’de yapılması gereken meclis toplantısı, Gaziantep’te yapılmak durumunda kaldı. Sonunda da Vecih Cuma’nın istifasına neden oldu. Tarihsel Perspektif ve Kronik Sorunlar Yaşanan gelişmeleri anlamlandırmak ve bir bağlama oturtmak için Suriye’de Türkmen siyasetinin ne olduğunu kısaca da olsa hafızanın bir köşesinde tutmak gerekir. Bu nedenle aşağıdaki paragraflar bu ihtiyacı karşılamak ve kronik sorunları anlamlandırmak üzere yazılmıştır. Suriye savaşı başlayana kadar herhangi bir örgütlenmesi bulunmayan Suriye Türkmenleri, savaşa müteakip olarak örgütlenmeye başlamıştır. Siyasi, askeri ve kültürel alanlarda faaliyetlerde bulunma fırsatı yakalayan Türkmenler, ilk kurumlarını savaş şartları nedeniyle Türkiye’de oluşturmuştur. Bu noktada, 2011 yılını dahi başlangıç olarak kabul ettiğimizde, Türkmen siyasetinin henüz 9 yıllık bir tecrübeye sahip olduğunu çarpıcı bir gerçek olarak not etmek gerekir. Savaşın ilk yıllarından itibaren Türkmenlerin yaşadığı bölgelerin hedef haline gelmesi ve rejim unsurlarının Türkmenlere yönelik izlediği şiddetli askeri hamleler, Türkmen toplumunu göçe zorladı. Başta Halep ve Bayır-Bucak olmak üzere Humus, Şam gibi bölgelerden Türkmenler göç ederek, başta ve çoğunlukla Türkiye olmak üzere çevre ülkelere göç etmek durumunda bırakmıştır. Bu durum Türkmen nüfusun hem Suriye hem de Türkiye içerisinde tamamen dağılmasına yol açmıştır. Modern manada Suriye’de Türkmen siyasetinin halk ayaklanması ile başladığını ifade etmenin mümkün olduğu bir zeminde, Türkmenlerin siyaseten kat ettiği gelişim kayda değerdir. Ancak Suriye’nin dinamik seyri göz önüne alındığında mevcut durumun yeterli olduğunu ifade etmekte de güçtür. Bölgeselcilik, elitsizlik, kurumsallıktan uzaklık, finans eksikliği, ideolojik ayrılık, medya zayıflığı, eğitimli nüfusun yetersizliği, anadil sorunu, demografik dağınıklık ve uzaklık Türkmen siyasetinin başlıca sorunlarıdır. Bu sorunların aşılması adına kapsamlı bir program gerekirken en büyük önceliğin, kurumsallaşmaya, nepotizm ve bölgeselcilikle mücadeleye, Suriye’ye geri dönüşe ve eğitime verilmesi gerekliliği ortadadır. Yazının ana temasını oluşturan günümüz sorunlarını, Vecih Cuma dönemini ve yaşanan siyasi gelişmeleri anlamlandırmak adına bu tarihsel aralığı yeniden hatırlatmak ve önemini vurgulamak hayatidir. Nitekim bugün yaşanan sorunlar, bu tarihsel perspektiften beslenmektedir ve sorunun temelini oluşturmaktadır. Bu nedenle, bahsi edilen sorunlar ortadan kaldırılmadan yeni meclis başkanı, yönetim, partiler veya üyelerin göreve gelmesinin herhangi bir katkısı olmayacaktır. Yukarıda siyaset kurumunu toparlamak adına belirtilen kapsamlı bir program ihtiyacı yadsınmaz bir gerçektir. Söz konusu programında ötesinde Türkmen siyasetinin hatta Suriye Türkmenlerinin bir toplum olarak kabul görmesi, öncelikle Türkmenlerin yeniden yapılandırılması ve teşkilatlandırılmasıyla gerçekleşebilir. [1] Dışişleri Bakan Yardımcısı Kıran: Türkmen davası daha da güçlenerek yoluna devam edecek, Anadolu Ajansı, 25 Kasım 2019, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/disisleri-bakan-yardimcisi-kiran-turkmen-davasi-daha-da-guclenerek-yoluna-devam-edecek/1655000 [2]Suriye Türkmen Meclisi’nden ‘vatana dönüş’ kararı, Haber7, 8 Temmuz 2019,  https://www.haber7.com/dunya/haber/2876632-suriye-turkmen-meclisinden-vatana-donus-karari [3] Suriye Türkmen Meclisi, Twitter, 25 Ağustos 2019, https://twitter.com/meclisturkmen/status/1165702940973240322?s=20 [4] Kutluhan Görücü, Suriye’de yeni anayasa süreci ve Türkmenler, Anadolu Ajansı, 7 Ekim 2019,  https://www.aa.com.tr/tr/analiz/suriyede-yeni-anayasa-sureci-ve-turkmenler/1604532 [5] Ayrıntılı bilgi için bknz: Kutluhan Görücü, Tel Abyad ve Çevresindeki Türkmen Köy ve Yerleşimleri, 29 Kasım 2019, http://www.suriyegundemi.com/2019/11/29/tel-abyad-ve-cevresindeki-turkmen-koy-ve-yerlesimleri/ [6] Ayrıntılı bilgi için bknz: Can Acun & Kutluhan Görücü, Suriye Krizinde Göz Ardı Edilen Aktör: Türkmenler, 31 Aralık 2018, https://www.setav.org/perspektif-suriye-krizinde-goz-ardi-edilen-aktor-turkmenler/    
Rusya ve İran’ın sağlık tesislerini vurması İdlib’de Kovid-19’la mücadeleyi zorlaştırdı Can Acun  
SETA Dış Politikalar Araştırmacısı Acun, “İdlib bağlamında son askeri harekatlarda rejim, Rusya ve İran’ın 150’den fazla hastane ve polikliniği doğrudan vurduğunu biliyoruz.” dedi. Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) Dış Politikalar Araştırmacısı Can Acun, İdlib’deki ateşkesin geleceği, İran destekli yabancı terörist savaşçılar üzerinden ülkede Kovid-19 yayılması, terör örgütü YPG/PKK’nın eylemleri ve İsrail-İran-ABD-Rusya cephesinde yaşanan son gelişmeleri AA muhabirine değerlendirdi. Suriye sahasında askeri olarak son dönemdeki en önemli gelişmenin, rejimin Rusya ve İran’ın yardımıyla, İdlib’e yönelik başlattığı kapsamlı harekat olduğunu belirten Acun, Türkiye’nin bunu önlemeye için bölgedeki hareket tarzını değiştirmek durumunda kalarak, Bahar Kalkanı Harekatı ile müdahale ettiğini söyledi. Harekatta rejime insansız hava araçlarıyla ağır kayıplar verdirildiğini anımsatan Acun, “Türkiye ve Rusya’nın da İdlib sahasında karşı karşıya geldiğini gördük. Ancak nihayetinde taraflar, Moskova’da anlaşmaya vardılar.” dedi. Acun, rejimin, Rusya ve İran’ın desteğiyle İdlib’in tamamını ele geçirmeye yönelik bir strateji benimsediğini anımsatarak, “Ancak Türkiye attığı etkili adımlarla bunu engellemeyi başardı.” ifadelerine yer verdi. SETA uzmanı Acun, ateşkesin kalıcılığını ve tarafların ateşkesi bozma girişimlerini şu şeklide özetledi: “Anlaşmanın zeminine baktığımızda şu anda Türk ordusunun özellikle M4 hattı üzerinde Eriha’dan Cisir Eş Şuğur’a kadarki güzergahta özellikle kontrolü tamamen sağladı. Burada Türk ordusu, askeri tahkimatını arttırarak özellikle M4 üzerinde çeşitli askeri noktalar oluşturarak kontrolü sağlamaya çalışıyor ancak bu anlaşmaya karşı çıkan özellikle radikal yapılanmaların da çeşitli hamleler yaptığını anlaşmayı bozacak şekilde bir askeri eylemsellik içerisinde olduğunu görüyoruz. Bunu engellemeye yönelik Türkiye’nin attığı adımlar söz konusu. Rejimin anlaşmanın ruhuna aykırı bir şekilde zaman zaman ateşkesi bozarak muhalif bölgeleri bombalamaya çalıştığını görüyoruz. Bunlar küçük çaplı gerginlik oluştursa da temelde anlaşma şu ana kadar yürürlükte ve varlığını devam ettiriyor.” Ateşkes anlaşmasının büyük ölçüde uygulandığını dile getiren Acun, Türkiye’nin İdlib’de güvenli bölge inşa adımlarını şöyle aktardı: “İdlib’in geleceği açısından en azından İdlib’in kuzeyinde M4 ve M5 kuzeyinde sivillerin korunabileceği bir alan oluşturulmuş durumda. Türkiye’nin temel hareket tarzına baktığımızda artık sadece askeri noktalar üzerinden bölgede varlığını sürdürmekten ziyade tamamen bir alan hakimiyeti içerisine girmeye başladığını görüyoruz. Bu da İdlib’de orta vadede Türkiye’nin eliyle güvenli bölge oluşturulabilmesi anlamına geliyor.” YPG/PKK’nın temel stratejisi, istikrarı bozmak Acun, terör örgütü YPG/PKK’nın son dönemde yeni hareket tarzıyla özellikle Türkiye’nin kontrol ettiği bölgelere saldırı girişimi gerçekleştirdiğini, temel stratejisinin söz konusu bölgelerde istikrarı bozmaya çalışmak olduğunu vurguladı. Özellikle Barış Pınarı Harekatı bölgesine terör örgütü YPG/PKK unsurlarının zaman zaman saldırı girişimleri içerisinde olduğunu anımsatan Acun, bunların önlendiğini ifade etti. İsrail, Rusya’nın nüfuzu ile İran’ın varlığını törpülemeyi amaçlıyor Deyrizor’da El Bukemal ilçesinin kuzeyine kadar uzanan geniş alanda İran’a bağlı milis unsurların, Devrim Muhafızlarının, Kudüs güçlerinin varlığını arttırmaya çalıştığını dile getiren Acun, şöyle devam etti: “İran güçlerinin Halep’e kadar uzanan, İdlib’in güney bölgelerine kadar uzanan bir derinlikte Şam’a doğru, aşağıya doğru Kuneytra’ya kadar giden bir hatta hareketliliği varlığı devam ediyor. İran’ın da burada Devrim Muhafızları üzerinden yine Lübnan Hizbullahı’nın aktif bir şekilde hareketlilik içerisinde olduğunu biliyoruz. Bu, ciddi anlamda İsrail’i rahatsız ediyor. İsrail de zaman zaman bu bölgelere yönelik hava harekatı düzenleyerek İran’ın bölgedeki varlığını hedef alıyor. Tabii İsrail’in temelde yaptığı şey doğrudan İran’a bağlı güçleri vurmakla birlikte aynı zamanda Rusya üzerinden İran’ı bölgeden çıkarmaya yönelik bir denklemi hayata geçirebilmek.” Şii milisler rejimin kontrolündeki bölgelerde koronavirüsü yayıyor Acun, koronavirüsün İran destekli Şii milisler üzerinden Deyrizor’dan Suriye’ye girmesinin söz konusu olduğunu vurguladı. Lübnan üzerinden de kontrolsüz insan hareketleri ile virüsün Suriye’ye taşındığını belirten Acun, “Şii milis hareketliliğin yanı sıra Şii hacıların da yine Seyyide Zeyneb Türbesi gibi bölgeleri ziyaret etmesi ile birlikte virüs Suriye sahasında yayılmış durumda. Sağlık sistemi tamamen çökmüş durumda.” diye konuştu. Acun, test kitinin sınırlı sayıda olması nedeniyle hastalığın Suriye’deki boyutlarının henüz bilinmediğini kaydetti. Can Acun, şu değerlendirmeyi yaptı: “Türkiye’nin özellikle kurtarılmış bölgelerde yaptığı hastane yatırımları belli bir nebze durumu iyileştirmiş olsa da ülke genelinde ciddi sorunlar devam ediyor. Özellikle de İdlib bağlamında son askeri harekatlarda rejim, Rusya ve İran’ın 150’den fazla hastane ve polikliniği doğrudan vurduğunu biliyoruz. Bu da virüsle mücadele etmeyi gerçekten zorlaştıran bir durum oluşturdu.” Uluslararası toplumun ve Dünya Sağlık Örgütü’nün harekete geçmesinin gerektiğini vurgulayan Acun, muhaliflerin İdlib ve diğer bölgelerde sağlık anlamında desteklenmeye ihtiyaç duyduklarını söyledi. Acun, milyonlarca insanın kamplarda hayatını sürdürdüğünü, bu nedenle sosyal mesafe oluşturmasının mümkün olmadığını dile getirerek, “İnsanlar iç içe bu kamplarda yaşamak durumunda kalıyor.” dedi. Kaynak: https://www.aa.com.tr/tr/dunya/rusya-ve-iranin-saglik-tesislerini-vurmasi-idlibde-kovid-19la-mucadeleyi-zorlastirdi/1798326
Barış Pınarı Harekatı ve Rusya’nın Tavrı Mehmet Çağatay Güler  
Barış Pınarı Harekatı ve Rusya’nın Tavrı 7 Ekim günü, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Donald Trump arasında gerçekleşen telefon görüşmesi sonrası Beyaz Saray’dan “Türkiye, yakın zamanda Suriye’nin kuzeyine uzun süredir planladığı operasyon için harekete geçecek. ABD Silahlı Kuvvetleri, bu operasyonu desteklemeyecek ya da bu operasyona dâhil olmayacak.” açıklaması geldi. Bu açıklamanın ardından uzun süredir planlanan Fırat’ın doğusuna yönelik operasyon “Barış Pınarı Harekâtı” adıyla başladı. Terör örgütü PKK gerek sosyal medya üzerinden gerekse sözde haber ajanslarıyla operasyon karşıtı bir propaganda başlattı. Yapılan bu bilgi dezenformasyonu arasında görülen gerçekler ise: TSK ve Türkiye’ye müzahir muhaliflerin hem karadan hem de havadan Resulayn ve Tel Abyad’dan harekatı başlattığı; ABD’nin güneye doğru çekilmeye başladığı; ABD’nin DAEŞ konusunda sorumluğu Türkiye’ye devrettiği (Uluslarası ilişkiler literatüründe Buck-Passing kavramı); PKK’nın bu durumu kabullenmediği ve bölgeden çekilmeyeceği; İran’ın operasyon konusunda Adana mutabakatını esas alarak Esed rejimini Türkiye ile çalışma denklemine sokmak istediği; İngiltere, Almanya ve Fransa başta olmak üzere AB’nin operasyondan endişe duydukları; İsrail’in operasyona kesinlikle karşı olduğu; NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in “Türkiye’nin meşru güvenlik kaygıları var. Korkunç terör saldırılarına maruz kaldı” sözleri dile destek verdiği; Rusya’nın ise bölgesel çıkarları göz önüne alarak operasyonu desteklediğidir. Nitekim bu destek, Barış Pınarı Harekatının başlamasından birkaç saat önce, Erdoğan ve Putin arasında gerçekleşen telefon görüşmesi kapsamında bir nevi doğrulandı, operasyonun Suriye’de barış ve istikrarın tesis edilmesine katkıda bulunacağı ve siyasi sürecin önünü açacağı değerlendirildi. Her iki ülkenin de, Suriye krizini ortak yönetme tecrübesine sahip olduklarını göz önüne aldığımızda, bu tercihin nedenleri daha da belirginleşmektedir. Afrin bu bağlamda gösterilebilecek en önemli örnekler arasında. Ek olarak, İdlib’de süregelen çatışmasızlık çabaları, Türkiye ve Rusya’nın Astana Barış Süreci kapsamında, en büyük kazanımları arasında yer alıyor. Bu kazanım her iki ülkenin Suriye özelinde ortak hareket edebilme kapasitelerini de artırdı. Ayrıca, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması iki ülkenin de önem verdiği hususlar arasında. Nihayetinde, geçmiş tecrübelere dayanarak Rusya’nın sahada Türkiye ile birlikte hareket etmesi, ABD’ye nazaran daha kolay olacak. Barış Koridoru ve yeni güvenlik doktrini  Türkiye için oluşturulacak olan Barış Koridoru’nun üç önemli unsuru var. İlk olarak, oluşturulacak güvenli bölgenin derinliği 32 km (20 mil) olması; ikincisi bu bölgenin kontrolünün tamamıyla Türkiye ve Türkiye’ye müzahir güçler tarafından sağlanması; üçüncüsü terör örgütü PKK / YPG unsurlarından arındırılan bu bölgelere Suriyeleri mültecilerin yerleştirilmesi. Jeopolitik olarak bakıldığında bölgede, Suriye’nin güneyine nazaran daha az enerji ve su kaynakları bulunmakta. Türkiye’nin sınır güvenliği, mühimmat sevkiyatı, ticaret rotası ve savaş gücü olarak M4 hattı ( Terör örgütünün tüm lojistik ihtiyaçları için kullandığı Suriye’nin kuzeyindeki karayolu) oldukça önemli. Bölgede kurulması planlanan defacto YPG devletinin önünün kesilmesi, bölgenin güvenliğinin ve istikrarının sağlanarak Türkiye’de yaşayan Suriyeli mültecilerin kendi vatan topraklarına yerleştirilmesi Türkiye’nin Barış Koridoru ile gerçekleştirmeyi hedeflediği temel hususlar. Türkiye yeni güvenlik doktrinine göre, 2016’dan bu yana terörle mücadelede daha aktif ve sorunu kaynağında çözen stratejileriler izliyor. Suriye’nin kuzeyinde gerçekleştirilen iki operasyon, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatı, Irak’ın kuzeyinde gerçekleştirilen Kararlılık Harekatı, Pençe 1-2-3 serisi, bu yeni güvenlik doktrini anlayışında icra edildi ve edilmeye devam ediyor. Türkiye’nin, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 51. maddesi uyarınca tanınan kendini savunma hakkı kapsamında bu operasyonlar uluslararası hukuka uygundur. Nitekim bazı ülkeler bu operasyonlara karşı tavır sergilemiş olsalar da, Türkiye ile diyalog ve işbirliklerini korumuşlardır. Bazı ülkeler ise endişelerini çok düşük tonlarda dile getirmişlerdir. Yeni harekat sonrası aynı sonuçlar beklenmektedir. Bu bağlamda bakıldığında Rusya, Türkiye’nin ulusal güvenlik önceliklerini göz önüne alarak, bu bağlamda aleyhte tavır sergilememiştir. Güvenli Bölge oluşturma ve Fırat’ın doğusuna yönelik operasyon ile ilgili daha önceki açıklamalara baktığımızda ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in ortaya koyduğu Rusya’nın operasyona karşı olduğu iddiaları, Moskova’nın bu karara nasıl tepki vereceği ve Rusya-Türkiye ilişkilerin nasıl etkileneceği sorusunu gündeme getirmektedir. Bu bağlamda 9 Ekim günü gerçekleşen Putin-Erdoğan telefon görüşmesi ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un “Suriye’deki krizin başından beri Türkiye’nin sınır güvenliği ile ilgili meşru kaygılarını anlıyoruz” sözleri aslında operasyon sonrasında ilişkilerin olumsuz etkilenmesine neden olacak herhangi bir emare olmadığını göstermektedir. Türkiye-Rusya ilişkileri üzerine etkisi: Farklı senaryolar Fırat Kalkanı örneğine bakıldığında, harekat başladıktan bir süre sonra, Ankara ve Moskova’nın yakın askeri diyalogu kurduğunu ve Rus yetkililerin operasyona karşı negatif açıklama yapmadıklarını görmekteyiz. Zeytin Dalı Harekatı başladığında ise, Rusya Savunma Bakanlığı’nın, “Suriye’nin kuzeybatısındaki kriz durumu ve Türkiye’nin Kürtlere yönelik bir operasyon başlatması ABD’nin provokasyonlarından kaynaklanıyor. ABD’nin sorumsuz davranışları barışçıl çözüm sürecine zarar veriyor. ABD’nin kontrolsüz modern silah sevkiyatları Türkiye’yi operasyona itti” şeklinde açıklamalarda bulunmuştur. Ağustos ayında gelen ve ertelenen operasyon kararı sonrası Rusya Devlet Haber Ajansı (TASS), Türkiye’nin oyalama girişimlerine müsamaha göstermemesi ve operasyona bir an önce başlaması gerektiğine dair, harekatı destekleyen bir haber yaptı. CNN ve Bloomberg’in ABD’nin çekilmesi sonrası Rusya’nın da kârlı çıkacağına yönelik yaptığı haberleri de göz önüne alırsak, Rusya’nın bu bağlamda harekata karşı bir tavır alması, bölgedeki çıkarları dikkate alındığında, oldukça düşük bir ihtimal. Barış Pınarı Harekatı sonrası Rusya’nın Suriye geleceğinde alacağı rol, üç farklı senaryo üzerinden incelenebilir: İlk senaryo ABD’nin bölgeden tamamıyla çekildiği senaryodur ki bu ihtimal Rusya’nın sonucunda en kazançlı çıkacağı ihtimaldir. Amerikan askerlerinin bölgeden topyekûn çekilmesi bölgede büyük bir güç boşluğu doğuracaktır. Rusya doğacak boşluğu doldurmaya aday bölgedeki en önemli aktörlerden biri. Zira bu bağlamda Rusya, bölgedeki müttefiki Esed rejimine de hareket alanı kazandırabilir, Suriye’nin güneyinden Deyrizor bölgesinden ABD’nin çekileceği bu alana girip ülkenin en önemli petrol ve doğalgaz kaynaklarının kontrolünü ele geçirebilir. Aynı zamanda Suriye’nin en önemli su potansiyeli olan Tabka Barajının da hâkimiyetini kazanabilir. Bu minvalde Rusya rejim üzerinden bölgenin en önemli doğal kaynaklarını kontrolü altına alabilir ve yaşanan enerji sıkıntısı çözebilir. Dolayısıyla bu denklem Rusya’nın en kazançlı çıkabileceği senaryodur. Ek olarak, Rusya sahadaki tercihler söz konusu olduğunda, Türkiye’yi ABD’ye tercih edecektir. Her iki ülkenin de, Suriye krizini ortak yönetme tecrübesine sahip olduklarını göz önüne aldığımızda, bu tercihin nedenleri daha da belirginleşmektedir. Afrin bu bağlamda gösterilebilecek en önemli örnekler arasında. Ek olarak, İdlib’de süregelen çatışmasızlık çabaları, Türkiye ve Rusya’nın Astana Barış Süreci kapsamında, en büyük kazanımları arasında yer alıyor. Bu kazanım her iki ülkenin Suriye özelinde ortak hareket edebilme kapasitelerini de artırdı. Ayrıca, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması iki ülkenin de önem verdiği hususlar arasında. Nihayetinde, geçmiş tecrübelere dayanarak Rusya’nın sahada Türkiye ile birlikte hareket etmesi, ABD’ye nazaran daha kolay olacak. İlerleyen süreçte, ABD bölgeden çıktığı takdirde, Rusya’nın Esed rejimine hâkimiyet alanı kazandırma çabası Türkiye açısından bir güvenlik riski oluşturabilir. Nitekim çekilme başlar başlamaz sahadan buna yönelik girişimler olduğu bilgisi gelmektedir. Güvenli bölgenin kurulduğu ve ABD askerlerinin çekildiği denklemde, Rusya oluşacak güç boşluğunu doldurmak ve rejim güçlerini de bu bölgeye angaje etmek isteyecektir. Ayrıca ABD’nin olmadığı denklemde Rusya, terör örgütü YPG unsurlarını kendi himayesi altına almak isteyebilir, nitekim bunun örnekleri sahada görüldü. Oluşturulacak güvenli bölgenin demografik yapısı, istikrarı ve kalkınması, kurulacak TSK gözlem noktalarının güvenliği ve geleceği, Türkiye açısından büyük önem arz eden hususlar. Harekat kararının, Türkiye’nin bölge ülkeleriyle bilhassa da Rusya ile olan ilişkileri üzerinde olumsuz bir etkiye neden olacağına dair bazı iddialar gündeme gelmektedir. Türkiye’nin Suriye’deki emsal operasyonlarına Rusya’nın verdiği tepkiler, aslında bu operasyona da nasıl yaklaşacaklarını ortaya koymuştur ki son yapılan ikili görüşmeler ve resmi açıklamalar, bu argümanı doğrular nitelikte. İkinci senaryo ABD’nin bölgenin güneyine çekildiği Türkiye’nin 32 km’lik derinliğe girdiği senaryodur. Bu senaryoda Rusya’nın herhangi bir kaybı olmayacağı gibi ciddi bir kazancı da olmaz. Türkiye’nin hedeflediği barış koridoru oluşturulduğu takdirde, sahadaki ABD etkisi önemli ölçüde kısıtlanmış olacak. Bu minvalde YPG’nin Suriye’nin toprak bütünlüğüne aykırı olarak, Fırat’ın doğusunda defacto bir devlet kurma çabası önlenmiş olacaktır. Bu ayrılıkçı gündemin önlenmesi, Türkiye’nin olduğu kadar Rusya’nın da bölgedeki çıkarlarına uymaktadır. Üçüncü senaryo Türkiye’nin belirli bir derinliğe girip ABD ile yeniden müzakereye gittiği senaryodur. Bu bağlamda ABD masaya, SDG unsurları ile PKK terör örgütünün ayrıştırılıp, yeni anayasa komisyonu bağlamında Suriyeli muhaliflerin de denkleme katılması alternatifini öneri olarak getirebilir. Bu noktada Türkiye, hem sınır güvenliğini sağlayıp belli bir sayıda Suriyeli mülteciyi bölgeye yerleştirebilir hem de SDG içerisinde Arap unsurları ile birlikte Türkiye’ye müzahir muhalif grupları Suriye yönetimine katabilir. Bu minvalde hem Esed rejiminin hem de PKK terör örgütünün etkisi kırabilir. Bu hususlar sağlandığı takdirde, Rusya’nın bölgedeki etkisi ve ülkenin geleceğinde üstleneceği rol düşebilir. Bu, Rusya’nın kazanç sağlamayacağı ancak ciddi bir kayıp da yaşamayacağı senaryodur. Özetle, Fırat’ın doğusuna yönelik operasyon, reelpolitik ve ulusal güvenlik bağlamında izlenilen yeni güvenlik doktrini gereği, uzun süredir beklenmekteydi. ABD’nin çekilme kararı sonrası sınırda düzenli olarak hareketlilik ve sevkiyatlar sürmekteydi. ABD bürokrasisi arasındaki çekişme ve uyuşmazlık sonrası bugün gelinen nokta, PKK terör örgütünü ve muhtelif devletleri memnun etmemekte. Fakat, Suriye’nin toprak bütünlüğü bağlamında sınırın terör örgütünden temizlenmesi ve Suriyeli mültecilerin kendi ülkelerine dönmesi, Türkiye’nin ulusal güvenlik öncelikleri ve bölgenin istikrarı için bu operasyon kaçınılmaz olarak görülmektedir. Harekat kararının, Türkiye’nin bölge ülkeleriyle bilhassa da Rusya ile olan ilişkileri üzerinde olumsuz bir etkiye neden olacağına dair bazı iddialar gündeme gelmektedir. Türkiye’nin Suriye’deki emsal operasyonlarına Rusya’nın verdiği tepkiler, aslında bu operasyona da nasıl yaklaşacaklarını ortaya koymuştur ki son yapılan ikili görüşmeler ve resmi açıklamalar, bu argümanı doğrular nitelikte. Türkiye’nin operasyonundan sonra her iki senaryoda da azalacak ABD nüfuzu ve akabinde oluşabilecek güç boşluğu, Rusya’ya uzun vadede sahada kazanılabilecek güç ve etki alanı sağlayabilir. Nihayetinde, Rusya belirtilen iki senaryodan kazançlı çıkacağı gibi hiçbir senaryodan da zararlı çıkmayacaktır. Dolayısıyla, Suriye’nin kuzeydoğusuna yönelik operasyonun, Türkiye-Rusya ilişkilerinde olumsuz bir yankı bulması beklenmemekle beraber, uzun vadede Türkiye’nin çıkarlarına ters düşecek adımların da atılmaması da hayati önem arzediyor. Kaynak: https://www.aa.com.tr/tr/analiz/baris-pinari-harekati-ve-rusya-nin-tavri/1610174
ABD’nin Suriye’den Çekilme Kararı Sonrası İsrail’in İran Endişeleri Hande Karataş  
ABD’nin Suriye’den Çekilme Kararı Sonrası İsrail’in İran Endişeleri Donald Trump yönetiminin, Suriye’deki dengeleri değiştirecek çekilme kararıyla beraber birçok ülkenin yeni Suriye stratejisi de revizyona girebilir. Suriye’de devletler çatışma sonrası bir döneme hazırlanırken aynı zamanda bölgedeki aktörler için yeni tehlikelerin ortaya çıkması da mevcut Ortadoğu politikalarında değişmelere sebep olacaktır. ABD’nin Suriye’den çekilme kararı, özellikle PKK/PYD/YPG gibi müttefik terör örgütlerinin endişelerini artırırken bir diğer denklemde İsrail’in ABD’nin yokluğunda İran tehlikesine karşı nasıl bir yol izleyeceği konusunu gündeme getirmiştir. Esed rejimine savaş başladığından beri destek veren İran’ın, zaman zaman Suriye üzerinden İsrail’e düzenlediği saldırılar ve bölgedeki güçlü varlığı İsrail’in güvenlik sorununun daha da artmasına neden olmuştur. Mayıs ayında ABD’nin Nükleer Anlaşmadan çekilmesi sonrası Suriye’den İsrail’e fırlatılan roketlerden sonra Golan Tepelerinden Suriye tarafına yapılan İsrail misillemeleriyle zaman zaman bölgede gerilim artmıştır.[1]Sahada karşılıklı misillemeler Suriye’nin hem İsrail hem de İran için bir çatışma alanı olduğunu göstermiştir. En son senatör Coons’un “Rusya ve İran için büyük bir yeni yıl hediyesi” olarak nitelendirdiği ABD’nin çekilme kararıyla İran’ın Suriye’de nasıl bir yol izleyeceği ve süregelen İran-İsrail çatışmasının hangi şekilde ilerleyeceği bölgede önem teşkil eden bir başka sorun olmuştur. Suriye’nin yeniden yapılandırılması sürecinde öncelikli olarak güvenlik alanındaki boşlukları doldurmayı planlayan İran, Suriye’deki varlığıyla İsrail için oluşturduğu tehdidi sağlamlaştırma imkânına sahip olabilir. Suriye-Ürdün sınırında yer alan Tanf üssünde bulunan ABD özel kuvvetlerinin güneydeki İran kuvvetlerine karşı caydırıcı rol oynaması da çekilme kararıyla İran’ın güçlü olduğu Şam’ın güneyi ve Deraa’daki elini güçlendirebilir. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı sözcülerinden Binbaşı John Jacques ve CENTCOM komutanı Joseph Votel de dolaylı yoldan bu üssün İran’ın bölgedeki “istikrarsızlaştırıcı hareketlerini” dengeleme görevi üstlendiğini söylemiştir. Suriye’de kalıcı üsler kurmak isteyen İran ise ABD’nin bu üsten çekilmesiyle beraber orta ve kısa menzilli füzeleriyle İsrail hattında etki alanını genişletebilir ve desteklediği Lübnan ve Filistin’deki silahlı örgütlere yardım etmesini kolaylaştırabilir. Suriye’deki rejimin en büyük destekçilerinden olan İran kanadından ABD’nin çekilme kararından memnuniyet duyduklarına dair açıklamalar gelmiştir. Ancak karara tepki gösteren İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, İran’ın bölgede artabilecek nüfuzuna karşı İsrail Güvenlik Güçleri’nin İran’ın kendileri için tehdit unsuru oluşturmasının karşısında duracakları yönünde açıklamalar yapmıştır. Suriye’de, İran destekli Lübnan Hizbullah’ı ile mücadeleyi sürdüreceklerini ve İran’a karşı “agresif” politikalarına devam edeceklerini söyleyen Netanyahu[2]bu mücadelenin ABD desteği ile devam ettiğini ve edeceğini dile getirmiştir. Güvenlik, istihbarat ve operasyonel alanlarında ABD ile hala iş birliği içerisinde bulunan ve Hizbullah’a ait olduğu düşünülen tünellere saldırılar düzenlemeye devam eden İsrail, ABD desteği olduğunu söylemesine rağmen oluşacak boşlukta İran’ın artabilecek saldırılarının endişelerini taşımaktadır.[3]Konu hakkında eski İsrail savunma bakanı Lieberman da sınırda muhtemel İsrail saldırılarına dikkat çekmiştir.[4]Suriye’de binlerce milis gücü bulunan İran için ABD’nin çekilmesi stratejik bir önem arz etmektedir. İranlı yetkililer tarafından iddialar reddedilse de İran, Suriye’deki milis güçleriyle oluşturmaya başladığı Irak-Suriye-Lübnan koridorunda, yeterli fırsatları kullanabildiği takdirde gücünü sağlamlaştırma imkânına sahip olabilir. ABD güvenlik danışmanı John Bolton, eylül ayında İsrail’e tehdit oluşturacak şekilde sınırda konuşlanan Şii milisler -özellikle Hizbullah- orada kaldığı sürece askeri varlıklarını devam ettireceklerini söylemiştir. Ancak Trump tarafından kısa zamanda alınan bu çekilme kararıyla beraber İsrail’in İran saldırılarına karşı sınır güvenliğini sağlama noktasında ABD’nin nasıl bir yol izleyeceği de şu an cevaplanmamış sorular arasında yer almaktadır. Sınırdan İsrail’e saldırılarını daha da artırma imkânına sahip olacak İran, ayrılacak ABD askerleri yerine bu bölgede daha rahat hareket edebilme fırsatı bulabilir. İran Devrim Muhafızları Ordusu Kara Kuvvetleri Komutanı Muhammed Pakpour ve üst düzey İranlı yetkililerin, füze gücü de dâhil olarak savunmada İran’ın daha da gücünü artıracağı ve savunma kabiliyetlerinin müzakere konusu olmayacağı hususunda yaptığı açıklamalar İran’ın bölgedeki askeri faaliyetlerinde henüz bir karar değişikliği olmadığını göstermektedir.[5] Defalarca kez Beşar Esed istemedikçe Suriye’den çekilmek gibi bir düşünceleri olmadığını söyleyen İran yönetiminden gelen son açıklamada, İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Behram Kasımi Amerika’nın Suriye’de olmasını başından beri hata ve istikrarsızlık nedeni olarak nitelendirmiştir.[6]Trump’ın kararı sonrası Hamas lideri Mahmud el Zahar ve İran Dışişleri bakanı Cevad Zarif arasında Tahran’da gerçekleşen görüşme, İran’ın ABD yaptırımlarına rağmen Hamas’a Filistin konusunda destek vermeye devam ettiğinin göstergesidir. İran Parlamentosu başkanı Ali Laricani’nin İsrail rejiminin ezilen Filistin halkına karşı işlediği “acımasız suçları” ortaya çıkarmak için daha fazla çaba göstermenin önemini vurgulaması, İran Dışişleri bakanı Cevad Zarif’in İran’ın bölgedeki öncelikli politikasının Filistin’i desteklemek olduğu ile ilgili artan söylemleri gibi İran tarafından dile getirilen konular İsrail’in bölgede İran’dan veya İran destekli gruplardan gelebilecek tehlikelere karşı endişelerini artırmaktadır.[7]ABD’nin varlığıyla İran’ın deniz koridorunu engellediğine inanan İsrail tarafında, İran’a karşı sahada yalnız bırakıldığı endişesi oluşmuştur. İsrail açısından ABD’den oluşacak boşlukta İran’a karşı Rusya’yla yakın ilişkiler izleyerek İran nüfuzunu azaltmaya yönelik dengeleme çabaları, ABD ve Türkiye arasında yeniden oluşturulan ittifaka karşı politikalar yürütmek takip edilebilecek muhtemel stratejiler arasında yer alabilir. Bunlara ek olarak ABD’den açılan boşluğu doldurmada bölgede deneyim kazanan Rusya için de artan İran nüfuzu bir sorun teşkil edebilir. Çünkü ortada devam eden bir İsrail-Rusya ilişkisi de söz konusudur. Rusya İsrail için doğrudan bir tehdit unsuru değildir ancak sahada şimdiye kadar İran’la koalisyonunu devam ettiren Rusya için İran ve dolaylı yoldan da olsa İran destekli milislere verdiği askeri desteği çekmesi sahada İran’ı askeri anlamda yalnızlaştırabilir. Sonuç ABD’nin Suriye’den çekilme kararı, sahada bulunan diğer aktörlerin alanları doldurma niyetlerini ortaya çıkarmıştır. Ancak hangi aktörün ön plana çıkacağı veya koordinasyonun nasıl sağlanacağı henüz kararın uygulanmaya başlamaması dolayısıyla belirsizliğini korumaktadır. Özellikle sahada binlerce milis gücüne sahip olan İran güvenlik alanında Suriye’de kurulacak düzende rol sahibi olmak isteyecektir. Fakat bu güç boşluklarını doldurmada her ne kadar İran tarafından yapılan açıklamalar olası İsrail’e saldırı tehdidi olarak görünüyor olsa da sahada yeniden kurulan Türkiye-ABD ilişkilerinden ve Rusya faktöründen bağımsız olarak hareket etmesi de pek mümkün görünmemektedir. İsrail konusunda tehlike olarak varlığını devam ettirmekle beraber Suriye’nin yeniden yapılandırılması sürecinde diğer aktörlerin kararları İran’ın izleyeceği stratejide önem arz etmektedir. Kaynakça: [1]Oliver Holmes, “Israel retaliates after Iran ‘fires 20 rockets2 at army in occupied Golan Heights”, The Guardian, 10 Mayıs 2018.[2]“Israel to escalate fight against Iran in Syria after US exit, Netanyahu says”, he Algemeiner, 20 Aralık 2018.[3]Tovah Lazaroff,“Netanyahu: IDF may expand activity against Iran in Syria after US Exit”, The Jerusalem Post, 23 Aralık 2018.[4]Natasha Turak, “Trump’s sudden Syria pullout will embolden ISIS and Iran allies warn” CNN, 20 Aralık 2018.[5]“Iran’s military strategy offensive at operational, tactical levels:IRGC commander” Tasnim News Agency, 22 Aralık 2018.[6]“Iran says US presence in Syria was a mistake from the start”, Reuters, 22 Aralık 2018.[7]Noa Landau, “After US announces Syria pullout, Netanyahu says Israel will increase actions against Iran with full US support”, Haaretz, 24 Aralık 2018.