Suriye’de “El Kaide çizgisi” var olduğundan beri “ılımlı” bir hale geçişi, meşru ve legal bir aktöre dönüşebileceği düşüncesi, birkaç yıldır dile getiriliyor. Neden El Kaide örgütü ya da ideolojisi değil de “El Kaide çizgisi” kavramını kullandım. Çünkü, bu tartışma serisinin önceki yazarlarının da çok iyi bildiği gibi son 8 yılda Suriye’nin farklı bölgelerinde ortaya çıkan bir çok önemli örgütün lider kadrosunda tarihsel olarak El Kaide düşüncesinin sembolü ve neferi olan pek çok isim vardı. Zamanla bu isimlerin kuruculuğunu ya da liderliğini yaptığı örgütler değişti ve dönüştü. Sonunda birkaçı dışında ortaya çıkan şey; bu örgütlerin ne El Kaide olduğu ne de gerçek anlamda “ılımlı” olarak kabul edildiğidir.

Suriye İç Savaşı’nda YPG’den DEAŞ’a büyük cephe oluşumlarından, yüz kişilik küçük gruplara kadar tüm silahlı grupların ana davranışı “Pragmatizm” temelindeydi. Ancak bu gruplar ya tek başlarına bir bölgeye hakim olup, belli bir güç seviyesine ulaşmadıkça ya da daha “muteber” başka bir grup içinde eriyip gitmedikçe “ılımlı”laşma söylemleri belirgin bir sonuç üretmedi.

Dönüşüm için Kritik Kavramlar: Konjonktür-Lider-Örgüt-

HTŞ’nin dönüşmesi gerekliliği neden gündeme geldi? Her geçen gün güçlenmesi sonucunda muhalifleri temsil edebilecek tek aktörün uluslararası bir tanınırlığa ulaşması gerektiği için mi? Elbette hayır. Tabloyu daha net ortaya koyalım. HTŞ, İdlib’te hiçbir zaman 2019’daki kadar güçlü olmadı. Ancak bu gücün nedeni, kurulan yerel hükümetin sağladığı hizmetler aracılığıyla halkın desteğini kazanması değil, diğer gruplara karşı yürüttüğü savaş oldu. 2019’un en zorlu günlerinde zeytin gelirlerine el konulması, yerel gelirlerin paylaşımı ve yolsuzluklar/baskılar nedeniyle birçok köyü kapsayan gösteriler yapılmıştı. Yerel tepkilerin HTŞ’ye geri adım attırması çatışmalar sırasında da yaşandı. HTŞ ile diğer grupların çatışmalarında birkaç kez bazı köy ve kasaba sakinleri yerleşim yerlerinin bombalanması nedeniyle HTŞ’yi protesto etti, hatta yerleşim yerlerine sokmadı. Bu nedenle, dönüşümün İdlib halkı tarafından kabul edilen ve meşru görülen bir aktörün uluslararası alanda tanınırlık kazanmasının yolu olarak tanımlamak içi boş bir çabadır.

HTŞ’nin güçlenmesini sağlayan yukarıda da belirtildiği gibi diğer gruplara karşı kuvvet kullanması oldu. 2017’den itibaren Ahrar eş Şam ve Nureddin Zengi başta olmak üzere kendisine biat etmeyecek kadar güçlü tüm gruplarla doğrudan ya da dolaylı olarak savaştı. Üstelik, bu savaşların hiçbiri ideolojik nedenlere dayanmıyordu. Tam bir ekonomik üstünlük ve siyasi iktidar savaşıydı. Astana Süreci’nin ve sonrasında Soçi Mutabakatı’nın İdlib’e görece bir rahatlama getirdiği dönemde dahi HTŞ’nin önceliği bölgedeki hakimiyeti eline almak oldu. Gerçekten, ılımlılaşmak suretiyle meşruiyet ve yasallaşma arayışında bir örgüt olsaydı pekala Astana Süreci’ni destekleyebilir; bu konuda daha ılımlı davranan gruplara karşı halkı kışkırtarak gücünü artırmaya çalışmazdı.

Özetle, bugün HTŞ’nin “radikal” sıfatını üzerinden atması çabası, bölgenin tek hakimi olan bir örgütün halkın refahı ve geleceği için çizgisini gerçekte ya da görünüşte değiştirmesi değil; köşeye sıkışmışlık ve zayıflamanın sonucunda Culani ve ekibinin “ılımlılaşmayı” tek kurtuluş yolu olarak görmesinden kaynaklanıyor. Üstelik, bunu yaparken Batı’daki bazı ülkelerden aldığı “şimdilik” medya desteği de cabası. Bu nedenle, HTŞ’nin ılımlılaşma projesi konjonktürel bir adım olarak görülmelidir.

Liderlik:

Ebu Muhammed Culani’nin liderliğini korumak için pragmatist tavır takınacak bir kişi olduğuna şüphe yok. Irak El Kaidesi çatısı altında başlayan cihat serüveninden Bağdadi’nin desteğiyle Suriye’ye dönüşüne; Bağdadi’ye karşı El Nusra içindeki liderliğini Zavahiri’nin desteğiyle güçlendirmesinden; El Kaide’ye biat etmeyip yeni bir seçenek olarak HTŞ’yi ileri sürmesine kadar pek çok örnek bu pragmatik tavrı ortaya koydu. Tabi bunlar pragmatik kişiliğinin kişisel serüvenindeki bilinen tarafları.

Bir de ne olduğunu ancak tahmin edebildiğimiz gelişmeler var. ABD’nin HTŞ’nin dönüşümünü makul görmeye başladığı ve doğrudan ve dolaylı olarak bunu destekleyen açıklamalar yapmaya başladığı tarihlerden itibaren İdlib’te Huraseddin lideri Ebu Hatice’nin ve DEAŞ lideri Bağdadi’nin öldürülmesi sürecin altında başka şeyler de olabileceğini düşündürüyor. Üstelik, El Nusra’dan Şam’ın Fethi Cephesi’ne geçiş sürecinde çoğu “radikal” ve “söz dinlemez” olarak nitelenen ve aralarında birçok yabancının da bulunduğu çok sayıda orta seviyede komutanın faili meçhul bir dizi suikastla ortadan kaldırılmış olması HTŞ’deki dönüşüm konusunun fazlasıyla bilinmezlerle dolu olduğu gösteriyor.

Liderlik konusu sadece Culani’nin kişiliğiyle sınırlı olsa dönüşümün kısa sürede tamamlanması daha makul bir beklenti olabilirdi. Fakat, liderin kendi örgütüne ne kadar söz geçirebildiği tam bilinemiyor. Üstelik, Culani ne önde gelen alimlerin desteğini alabilmiş durumda, ne de dar bir kadro içindeki “şer’i”ler dışarıda tutulacak olursa güçlü bir desteği var. Culani, kendi kişisel karizmasını savaşı akıllıca ve koşullara göre yürüten bir lider olarak geliştirdi. Desteğe ihtiyaç duyduğu dönemlerde eski yöntemlere başvurarak aile ilişkilerini geliştirmek suretiyle yerel bağlarını güçlendirmeye çalıştı. Cihatçı hareketlerin Ortadoğu’nun toplumsal gerçekliğine paralel olarak gelenekleştirdiği aile bağı kurarak yerel etki ağını genişletme stratejisi İdlib’te kısmen işe yaramış gibi görünebilir. Ancak, Culani’nin yakın çevresi ve “kadro”su olarak nitelenebilecek kişilere yönelik tepki hiç de azımsanabilecek bir düzeyde değil. Bu nedenle, “Culani isterse yapar, onunla anlaşılması yeter” yaklaşımının işe yaramayacağını kısa sürede test edebiliriz.

Örgüt

“Lider iyi, çevresi kötü” söylemi, cephe tipi örgütlenmelerde pek tutmaz. Hele de ideolojik olarak bir dayanağı kalmayan, ekonomik kaynakları dağıtma gücünü yitirmiş ve çok sayıda irili ufaklı grubun bir çatı altında toplandığı cephe tarzı örgütlenmelerde hiç tutmaz.

Elbette, HTŞ, klasik sol tipi bir cephe yapılanması değil. Ancak, terör örgütlerinin yapılanlarını inceleyen herkes akademisyenin de hem fikir olabileceği gibi El Nusra’dan bu yana Suriye’de El Kaide çizgisindeki tüm örgütlenmeler bir çeşit cephe yapılanmasına sahipti. Birbirinden farklı liderlik, taban ve güdülerle bir araya gelmiş, ancak ortak amacı mevcut rejimi devirmek olan grupları tek bir çatı altında toplayan cephe örgütlenmesi, Suriye’deki El Kaide çizgisinin de temel örgütlenme stratejisi olmuştu.

Fakat bu grupları tek bir çatı altında toplayan çok önemli bir faktör bulunuyordu. “Cihad” kavramına yüklenen anlam ve El Kaideci’liğin bunun içindeki rolü. Bu nedenle, Şam’ın Fethi Cephesi’nden itibaren Culani liderliğindeki ekibin ideolojik gücünü yitirmeye başladığı görülebilir. Sonrasında HTŞ’nin kuruluş evresinde El Kaide’den fikirsel olarak uzaklaşmanın, örgütün zayıf ancak hala “meşru” merkezi ile Culani liderliği arasına mesafe koyduğunu bilmeyen yok. Peki, diğer muhaliflerle tek çatı altında toplanabilmek ve El Kaide “etiketi”nin getirdiği dışlanmadan kurtulabilmek için küresel cihadın en önemli temsilcisiyle bağını koparmaya hazır HTŞ liderliği ve örgütü, bu bağı tam olarak kopardığında neye dönüşecek? Lütfen, “…o bağı zaten kopardı, son 3 yılda geriye bağ falan kalmadı…” demeyin. Çünkü, konuyu yakından izleyen pek çok kişinin bildiği gibi görünüşteki ayrılığa rağmen “gönüllerin bir olduğu” düşüncesiyle HTŞ’nin bünyesinde kalan ya da mevcut çıkarlarını sürdürebilmek için HTŞ’de kalırken Kaide çizgisinde olmaktan vazgeçmeyen irili ufaklı pek çok grup ya da yerel lider var.

Huraseddin ve Ensar et Tevhid gibi örgütler ve El Kaide çizgisinin bilinen pek çok önde gelen ideoloğunun desteğini kaybeden HTŞ yine de bunlara karşı açık bir operasyona girmiyordu. Şimdi, gerçekten dönüşecek ve İdlib’in “radikallerden temizlenmesi”ne katkıda bulunacaksa, doğrudan bunlarla savaşması gerekecek. HTŞ bunu yapabilecek bir örgütsel kapasiteye sahip mi?

Unutmayalım ki; Culani 2019’un sonlarındaki çatışma sırasında alınan yenilginin nedenlerinden birisini yeterince hazırlık yapılmamasına bağlamıştı. Fakat sahadaki gerçeklik çok daha fazlasını söylüyor. Türkistan İslami Partisi, İmam Buhari Ketibeleri ve Huraseddin gibi doğal müttefikleri ile çatışma sırasında zorunlu müttefiki haline gelen Suriye Milli Ordusu’na bağlı gruplar olmasaydı, pek çok bölgede bu kadar bile direnemeyecekti. 2019’daki çatışmalar İdlib’teki güç dengesini HTŞ’nin aleyhine değiştirdi. Üstelik sadece askeri anlamda bir değişim söz konu değil.

M5 ve M4 HTŞ’nin temel gelir kaynağıydı. Her ne kadar inkar edilse de Rejimle yapılan ticaretten önemli bir gelir elde ediyordu. Üstelik yolun ve ticaretin tekelleşmesi, HTŞ liderliğine kritik rol oynayan orta ve üst statüdeki isimlerle bunların hükmettiği grupları finanse etme olanağı sağlıyordu. Şimdi, HTŞ bu gelirlerden de yoksun. Üstelik, bu gelir kaybını nasıl telafi edeceği de belirsiz.

Son olarak yabancılar konusunu unutmayalım. Evet, HTŞ büyük ölçüde Suriyelilerden oluşan bir çatı yapılanma. Fakat, bu noktada iki temel problemi var. Birincisi, HTŞ’nin savaş makinesi içinde yabancıların ve özellikle Türkistan coğrafyasından gelenlerin rolü küçümsenemez. İkincisi ise Suriyeli demek İdlibli demek değil. Gittikçe İdlib’e sıkışıp kalan bir yapının ne ekonomik, ne siyasi, ne ideolojik ne de askeri bir çekim merkezi olması hem mantıklı hem de sürdürülebilir değil.

Genellikle batılı kaynaklarda sayıları abartılsa da Türkistan ve Rusya’dan gelenlerin İdlib’te var olmasını Rusya’nın kabul etmesi mümkün görünmüyor. O halde ne olacak? Ilımlı hale gelip, El Kaide’den uzaklaşıp, iktidara talip olan HTŞ’nin yeni versiyonu askeri gücünün önemli bir kısmını oluşturan bu kişileri nazikçe ya da güç kullanarak İdlib’in dışına mı çıkaracak? Çıkarsa da nereye? Rusya’ya mı? Libya’ya mı ? Afganistan’a mı? Yoksa kendi ülkelerine mi? Ayrıca, bugün muhaliflerin kontrol ettiği alan Cerablus’tan Cisr es Sughr’a kadar uzun bir hattı kapsıyor. HTŞ ancak İdlib’te bir güce sahip. El Kaide ideolojisi olmadan diğer bölgelere ilerleyebilmesi mümkün görünmüyor. HTŞ’nin yeni versiyonu diğer bölgelere gitmeye çalıştığında kabul görecek mi?

Belki de bu sorular sizin için uzun vadede sorulması gereken sorular. O zaman durumu şöyle özetleyelim, dünyanın herhangi bir yerinde kontrol ettiği bölge daralan, maddi kaynakları azalan, askeri gücü kendi içinde parçalı, ideolojik arka planını yitirirken yerine pragmatizmden başka bir şey koyamayan, liderinin örgüt içinde sonuç alabilme kapasitesi sınırlı ve çevredeki tüm diğer aktörler tarafından potansiyel bir tehlike olarak görülen bir örgütün sırf “ılımlı oldum, radikalleri ben çözebilirim” dediği için başarılı bir dönüşüm geçirdiği bir örnek gösterin. HTŞ, ılımlı ve makul bir aktöre dönüşerek siyasi sürecin ana aktörü olma trenini çoktan kaçırdı. Yine de Culani bu süreci başlattığını ilan edebilir. Fakat, bu dönüşümden çıkan sonuç İdlib’te istikrarı, çatışmasızlığı ve radikallerle mücadelede başarıyı getirebilecek bir yapı üretmez.

mm
Doç. Dr. Serhat Erkmen, JSGA Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Anabilim Dalı Öğretim Üyesi. Doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde tamamladı. Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) ve Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) ve 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü gibi düşünce kuruluşlarında çalıştı. Terörizm ve Orta Doğu konularında yayımlanmış çok sayıda makalesi bulunuyor.