Bir ayı aşkın süredir Esed rejiminin Rusya’nın desteğiyle hızlandırdığı İdlib kuşatması, son günlerde mülteci krizi ve Türkiye’nin Suriye’deki varlığı ile alakalı bir dönüm noktasına gelmiştir.

Han Şeyhun, Morek, Şeyh Akil, Tel Tukan, El Eis, Maarat Numan… Rejim güçlerinin ilerlemesi sonucu pek çok şehir ve kasaba muhaliflerin kontrolünden çıkarken söz konusu  mevkiler başta olmak üzere TSK’ya ait 13 askeri nokta Esed rejiminin kuşatması altına girdi.

Bu süreç ile eş zamanlı olarak yüzbinlerce sivil evlerini terk ederek Türkiye sınırına doğru büyük bir göç dalgası başlattı. Türkiye’nin Esed rejiminin bu saldırgan tutumuna karşılığı sadece diplomatik kınamalar şeklinde olmadı.  Son haftalarda ardı arkası kesilmeyen TSK konvoyları ile daha önceki harekatlara nazaran farklılık gösterecek büyüklükte sevkiyatlar ile Türkiye bölgeye askeri personel ve araç yığmaya başladı. TSK’nın bölgeye sevkiyatına ve Türkiye’nin İdlib’te çatışmaların durdurulmasına yönelik politikasına karşı rejim ve  Rusya cephesi, gerginliği yükselterek Türkiye’yi caydırma yoluna gitti.

İki farklı rejim saldırısı sonucu ondan fazla şehit veren Türkiye’nin karşı hamlesi ise muhaliflerin ATGM envanterini zenginleştirmenin yanında rejime ait helikopterlerin de düşürülmesi oldu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın rejime ait hava araçlarının artık eskisi gibi rahat edemeyeceğini ve Türk askerleri hedef alınmaya devam ederse Türkiye’nin buna cevabının İdlib ve Soçi Mutabakatlarında bahsi geçen alanlar ile sınırlı kalmayarak rejimin her yerde hedef alınacağını yönündeki açıklamaları, Türkiye’nin 2020 Şubat itibariyle Suriye’deki angajman kurallarını yeniden belirlediğine işarettir.

Türkiye ve Rusya arasında sonu gelmeyen heyetler arası toplantılardan şimdiye kadar bir sonuç alınabilmiş değil. Türkiye’nin talebinin Esed rejimine ait güçlerin Soçi’de kararlaştırılan ve sınırlarını Türk gözlem noktalarının belirlediği bölgelere geri çekilmesi olduğu bilinirken Rusya’nın bu talebe karşı çıktığı ve Türkiye’ye kabulü imkânsıza yakın İdlib önerileri sunduğuna dair kulis bilgileri de dile getirilmekte.

Moskova’nın zaman kazanma stratejisi sonuç vermez

Moskova daha önce de bir çok kez yaptığı gibi Türkiye’yi rejim eliyle taciz ederek hem güç gösterisi yapmakta hem de Türkiye’nin ciddiyetini test etmektedir.  Fakat bu kez Türkiye için bıçağın kemiğe dayandığını söylemek mümkün.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İdlib’te yapılacak harekâtın an meselesi olduğunu açıklaması ve Rusya’dan gelen “Türkiye’nin rejim güçlerine olası saldırısını ‘en kötü senaryo” olarak nitelendiren beyanata karşı Erdoğan’ın “Rusya’nın bu tür kötü senaryolar içinde yer alacağına inanmıyorum” cevabı Türkiye’nin mevcut konumuna dair en taze örnektir.

Moskova’nın Türkiye’yi tekrar masaya oturtarak sahada zaman kazanma stratejisi ise bu kez sonuç vermeyebilir. Sınır ötesine yaptığı devasa sevkiyatlar ve yapılan açıklamalar ile sınır ötesi harekatın eşiğine gelen Ankara için bu harekatın maliyetleri ve senaryosu nelere gebe olabilir?

Olası Senaryolar

Öncelikle olası İdlib harekatının önceki üç sınır ötesi harekattan en büyük farkı karşıda meşruluğu tartışılsa bile uluslararası alanda halen tanınırlığı olan bir hükümete bağlı güçlerin olmasıdır. Suriye ordusunun modern anlamda ordu vasfını kaybederek “yarı çete yarı ordu” şeklinde melez bir yapıya evrildiğine dair açık kaynaklara dayanan çok sayıda araştırma bulunmakta. Arkasında Rusya’nın karada ve havada doğrudan desteği olmadan caydırıcılık anlamında oldukça zayıf bir aktör olan rejim ordusu, Türkiye’ye karşı askeri olarak başarı şansına sahip değil. Buna karşın Türkiye’nin rejim ordusuna verebileceği ağır zayiatlar Rusya tarafından gelecek kimi saldırgan hamleler için meşruiyet zemini oluşturabilir.  Son kertede Rusya’nın harekat yönünde irade ve eylem koyan bir Türkiye’yi Esed rejimi için doğrudan karşısına alması rasyonel gözükmemektedir. Zira Rusya’nın irrasyonel bir tutumda bulunması Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirebilir ki bu durum Suriye’deki maliyeti Moskova için arzu edilmez noktaya taşıyacaktır. Yine de rejim güçlerinin doğrudan düşman unsurlar olarak hedef alınması daha önce Afrin harekatı esnasında rejime bağlı şebbihaların hedef alınması hadisesinden biraz daha farklı sonuçlara ve tartışmalara yol açabilir.

Yine bir diğer potansiyel sürtüşme de bölgede olası bir çatışmada yaşanabilecek İran kayıpları. Her ne kadar İran Suriye’deki her kaybını önemli gündem malzemesi olarak kullanmasa da doğrudan İranlı unsurların çatışmaya müdahalesi olur ve bu durum ayyuka çıkarsa Türkiye-İran ilişkileri yeni bir gerginlik sürecine girebilir. El-Eis gözlem noktasına giden Türk konvoylarına İran destekli milisler tarafından ateş açılması ve verilen kayıpların da Türkiye’nin hafızasında yer aldığı düşünülürse İranlı unsurların doğrudan müdahalesine Türkiye’nin de aynı şekilde karşılık vermesi ve gerginliğin yükselmesi olasıdır.

Türkiye bu noktada şebbihalar ve İran destekli Şii milis unsurları hedef almak durumunda kalırsa söz konusu unsurların meşruiyet sorunlarından kaynaklı olarak çok daha rahat hareket edebilir. İran ve sahadaki milis unsurlarının hedef alınması Türkiye’nin bu manevrasında kısmen ABD desteğini görmesine de yol açabilir. Son dönemde İran uzantısı milisleri ve İran’ın sahadaki unsurlarını hedef alan ABD, İran’ın İdlib’teki etkisinin kırılması hususunda Türkiye’ye diplomatik ve istihbarı destekte bulunabilir. Türkiye’nin bu unsulara müdahalesindeki bir numaralı motivasyon İdlib’in güvenliği olacaktır lakin işin diplomatik kazanç kısmındaki olası fırsatlar da es geçilmemelidir.

Olası Kazanım ve Maliyetler

Harekatın gerçekleşmesi ve devamında yaşanabileceklere dair bir öngörüde bulunduğumuzda, Rusya ve rejimin Türkiye’ye bu harekatın maksimum bedel olarak geri dönmesi için hamle yapacaklarını söyleyebiliriz. Rusya tarafından daha önce yaşanan uçak krizinde olduğu gibi ekonomik hamleler ile Türkiye ekonomisine çelme takma manevralarını izleyebiliriz. Yine her ne kadar Rusya’nın Türkiye’yi doğrudan hedef alması rasyonel değil ise de daha önce benzerlerini gördüğümüz üzere TSK unsurlarının “yanlışlıkla” vurulmaları gibi, Türkiye sınırına sıfır noktada bulunan mülteci kamplarına hava saldırıları gibi provokatif hadiseler yaşanabilir. Rejim ise askeri ve ekonomik olarak Türkiye’yi çok tehdit edemese de Türkiye içerisinde bulunan muhaberat unsurları ve Baas yanlısı yapılar üzerinden Türk toplumunun başta mülteciler meselesi olmak üzere sinir uçlarına dokunarak provokasyonlar ile Ankara’nın dikkatini ve kaynaklarını İdlib’ten uzak tutmak isteyebilir. Bu yüzden mülteciler ile alakalı başta sosyal medya olmak üzere provokasyonlara karşı hızlı bir önlem mekanizması kurulması şarttır.

İkinci olarak her askeri harekatın trajik lakin olağan sonucu olan askeri kayıpların infiale yol açmaması adına kamuoyuna harekatın hedefi ve seyrine dair doyurucu bir bilgilendirme mekanizması da elzemdir. Aksi halde bilgi noksanlığından kaynaklı boşlukları başta rejim yanlısı dezenformasyon aparatları olmak üzere dolduran unsurlar olacaktır. Türkiye’nin askeri ve ekonomik kayıplar haricinde karşılaşabileceği en büyük tehdit haklı olduğu davasında dezenformasyon savaşında enerji kaybetmesi olacaktır.

Türkiye için harekatın olası kazancı ise öncelikle yeni bir mülteci dalgasıyla karşı karşıya gelmemek olacaktır. İdlib’in güvence altına alınması ve devamında sağlanacak gerçekçi bir ateşkes ile bölgenin imarı ve sivil nüfusun tekrar evlerine dönmesi sağlanabilir. Elbette bu süreç maliyetli ve uzun vadeli olacaktır. Ama İdlib’i yeniden inşa etmek için öncelikle elde tutmak gerekmektedir. Güvenli ve imar edilen bir İdlib hem Suriyeli mültecilerin vatanlarına geri dönmesi hususunda bir açık kapı olacaktır hem de bölgenin istikrarı için önemli yer tutacaktır.

Bölgede var olmak Türkiye’nin ulusal güvenlik meselesi

Türkiye’nin bu harekat sonucu elde edebileceği ikinci kazanç ise Suriye’de gün sonunda bir masa kurulacaksa o masanın değişmez aktörü olduğunu kanıtlaması olacaktır. Beşar Esed bir kaç gün önce yaptığı konuşmada savaşın İdlib’te bitmeyeceği ve tüm Suriye’nin ele geçirileceği mealinde konuşmuştur. Bugün ise Cumhurbaşkanı Erdoğan İdlib’in Esed ve destekçilerine bırakılmayacağını vurgulamıştır. Zira Esed’in de vurguladığı üzere İdlib çatışmaların nihayete erdiği yer olmayacak. Şayet Türkiye İdlib’de rejim ve Rusya’nın oldu bittisine ses çıkarmazsa çok kısa bir süre sonra sıra Afrin, Azez, Cerablus, el-Bab, Tel Abyad ve Rasulayn gibi Türkiye’nin kontrolündeki bölgelere de gelecektir. Ankara’nın İdlib’te göstereceği irade ve eylem Moskova’nın Afrin ile Rasulayn arasındaki topraklar için kapıyı rahatça çalması önünde engel teşkil edecektir. Zira Türkiye’nin bölgedeki varlığı hem Suriyeli siviller için son bir umut ışığıdır hem de Türkiye’nin ulusal güvenliği için olmazsa olmazdır. Türkiye’nin bugün İdlib’te bedel ödeyerek Şam ve Moskova hattına dur dememesi halinde orta ve uzun vadede Türkiye için 1990’lı yıllardan daha şiddetli bir şekilde Suriye’nin kuzeyi terör yuvası haline gelecektir. İleride savaşı sınır içinde karşılamamak için Suriye’de yeni bir gerçeklik inşa etmek gerekmektedir.

mm
2011'den bu yana Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü'nde ve Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde araştırma görevlisi olarak çalışmakta olan Ömer Behram Özdemir. Daeş, Yabancı Savaşçılar, Suriye İç Savaşı ile alakalı yayınlanmış çeşitli çalışmaları bulunmakta .