Yorum / Suriye Gündemi

Esad rejimiyle görüşme Türkiye’nin elini zayıflatır, güçlendirmez…

Sevr sendromuna benzer bir şekilde, Türkiye’nin artık bir Suriye sendromu var. Siyaseti ve dış politikayı şekillendiren bir sendrom bu. Haliyle bu durum, ilgili politika başlıklarında sağlıklı kararlar alınıp daha uzun boylu düşünmeyi engelleyen bir durum ortaya çıkarıyor. Suriye’yle alakalı yapılan birçok tartışmanın dayandığı psikolojik zemin bu sendromu açık bir şekilde dışa vuruyor. Bu da Suriye’yi rasyonel bir zeminde tartışmanın imkanlarını ortadan kaldırıyor. Zaten konuyla alakalı tartışmalar bugüne kadar hep ifrat ve tefrit kıskacında cereyan etti.

Suriye krizinin çözümü için Esad’la görüşülmeli tezini savunanlar benzeri bir savrulmayı temsil ediyor. Bu tez Ankara kulislerinde dillendirilmeye, muhafazakar medyada ya doğrudan ya da dolaylı bir şekilde yazılıp çizilmeye başlandı.

Aslında Türkiye, Esad rejimiyle zaten görüşüyor. Tabii ki dolaylı olarak. İran’la ve Rusya’yla yaptığımız müzakerelerin hepsinde masada görünmeyen fakat hakikatte orada olan başka bir taraf daha var: Esad rejimi. Halep’in düşmesinde de, Fırat Kalkanı Operasyonu’nun icra edilmesinde de, çatışmasızlık bölgelerinin dizaynında da, Türkiye’nin İdlib operasyonunda da bu böyleydi. Madem ki durum bu, Esad rejimiyle görüşmeliyiz diyenler, ne demiş oluyorlar? Muhtemelen doğrudan Esad ve Esad rejimiyle görüşülmesini salık veriyorlar. Soru şu: Esad’la doğrudan görüştüğümüzde hangi meseleyi onunla çözmeliyiz? İran ve Rusya’yla müzakerelerde elde edemeyip de Esad’la yapacağımız müzakerelerde elde edeceğimiz ne var? Esad, Türkiye’ye hangi taahhütte bulunabilir ve bunu ne ölçüde yerine getirebilir? Bu görüşmelerde Türkiye Esad’a ne sunacaktır? Bu durum,  ittifak ilişkileri için ne ifade eder? Yine, Esad’la görüşme Türkiye’nin Ortadoğu’da yaşadığı sıkışmayı ne ölçüde azaltır?

Esad’la görüşülmeli tezini savunanların hiçbirisi henüz bu tezini yukarıdaki sorular ışığında temellendirebilmiş değil. Bunun yerine, bu tezi dile getirenler, ortaya ham hayaller koyuyorlar. Bu hayallerin başında da Şam, Tahran ve Moskova’yla varılacak ortak bir mutabakatla PYD’nin Suriye’deki kazanımlarının geri döndürülebileceği beklentisi geliyor. Bu pek gerçekçi gözükmüyor. ABD’nin aksine Rusya, sadece PYD’yi değil, PKK’yı da terörist örgüt olarak görmüyor. Dahası, Türkiye’yi bir yıl kadar süreyle Suriye’de fiili olarak saha dışınaitmek için çaba sarfeden aktör bizzatihi Rusya’nın kendisiydi. Rusya, PYD’ye hem Menbiç’te hem de Afrin’de doğrudan koruma kalkanı sağladı.

Buna ilaveten, her ne kadar İran 2004 yılında PKK’yı terörist örgütler listesine dahil etmiş olsa da 2011’in Eylül ayından itibaren PKK’nın İran kolu PJAK ile vardığı süresiz ateşkes antlaşmasını revize etmek isteyeceğine dair bir işaret vermiyor. Nitekim, İran Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Muhammed Hüseyin Bagheri başkanlığındaki 10 kişilik askeri heyetin Türkiye ziyaretinin hemen akabinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, PKK’ya yönelik İran ile ortak bir askeri harekatın gündemde olduğunu dile getirmişti. Bunun üzerine İran’ın askeri bir kolu olan Devrim Muhafızları da PKK’ya karşı şu an için Türkiye’yle ortak bir operasyon planlamadıklarını belirtip PKK’nın İran’a sorun çıkartması durumunda operasyon yapılacağını açıkladılar. PKK da bu konuda özellikle hassas davranıyor. Her ne kadar PYD’nin Suriye’de elde ettiği iktidar alanı ve ABD’yle ilişkileri, hem İran hem de Suriye rejiminin kabul edebileceklerinin ötesine geçmiş olsa da durum, henüz ikisi arasında direk ve sistematik bir askeri çatışmaya yol açacak mahiyette değil. PYD ile rejim arasında ciddi bir iktidar mücadelesi yaşanmadığı sürece de İran için PYD yönetilebilir bir başlık olarak kalacak gibi duruyor. Dilsel, tarihsel ve siyasal gerekçeler nedeniyle Türkiye’yle Suriye Kürtleri birbirlerine daha yakın. Buna karşın, benzer gerekçeler nedeniyle Irak ve İran Kürtleri arasındaki bağlar mevzubahis Kürtlerin Türkiye ve Suriye’deki Kürtlerle bağlarından daha sağlam ve daha tarihi bir zemine dayanıyor. Bu nedenle, İran, PYD’li Kürtlerin Suriye’deki iktidar alanını genişletmesinde büyük bir kaygı duymazken, Irak Kürtleri’nin bağımsızlık referandumunu direk olarak ulusal güvenlik tehditi olarak kodlayıp, referendumdan sonra onlara askeri olarak müdahale etti (Irak ordusu, Haşdi Şabi milisleri ve İranlı Devrim muhafızları aracılığıyla).

Yani, PYD’nin gelişip serpilmesinde ABD’nin politikaları kadar Rusya ve İran’ın politikaları da etkili oldu. Bugün her iki aktörün PYD’ye dair rahatsızlıkları olmakla birlikte, bu aktörlerin PYD politikalarını 180 derece revize edip Türkiye’yle PYD-karşıtı bir koalisyona girişeceklerine dair pek bir emare yok. Tabii ki bu durum her iki aktörün Türkiye’nin Suriye’deki PYD bölgelerine yönelik sınırlı bir operasyonuna göz yummayacakları manasına gelmiyor. Yumabilirler. Fakat sınırlı bir operasyonun da Türkiye’nin hangi derdine deva olacağı büyük bir muamma.

Peki Türkiye, Rusya ve İran’la ilişkilerinde elde edemeyip de Esad’la ilişkilerinde elde edebileceği ne var? Üniter bir Suriye’nin inşasını mı? PYD’nin saha dışına itilmesini mi? Varlığından sıkça bahsedilen ABD’nin Suriye veya bölge vizyonunun akamete uğratılmasını mı? Muhtemelen bu reçeteyi önerenler bunlardan biri veya birkaçını elde etmeyi hedefliyorlar. Bunu da ‘realizm’ adına yapıyorlar. Ya da sahanın gerçekliğinin hatırına… Aslında, bu reçeteyi kendilerine ne realist bir okuma ne de sahanın gerçekliği dayatıyor.

Birincisi, muhalefet tamamıyla ortadan kaldırılsa dahi Esad’ın ülkenin bütününde iktidarını yeniden tesis edecek ne gücü ne de insan sermayesi var. Suriye’nin çoğunluğunu oluşturan Sünnilerin sosyal ve siyasal krizle birlikte marjinalleşmesi olanca hızıyla devam ediyor. Bu da Suriye’de sürdürülebilir bir Esad iktidarının yeniden tesisini neredeyse imkansız bir misyona dönüştürüyor. Zaten, bütün gaddarlıklarına rağmen, bölgedeki yeni tarz otoriterlik eskisi kadar sağlam bir zemin üzerine oturmuyor. Esad’ın Suriye’nin post-kriz döneminin ana aktörü olmayacağını kestirmek için kahin olmaya gerek yok. Esad, İran ve Rusya için şu anda güçlü bir pazarlık başlığını oluşturuyor, geleceği inşa edecek aktörü değil.

İkincisi, siyasal kimlikler üzerinden yaşanan iç savaşların sonucunda üniter ve merkezî yapısını koruyabilen devlet pek bulunmuyor. Bu aşamada, hedefi Suriye’de üniter ve merkezî devleti tekrardan tesis etmek olan bütün siyasal reçeteler, akıntıya karşı kürek çekmekle eş anlamlı bir görüntü arz ediyor. Bunun yerine, Suriye’de bölünmeyi hızlandırmayacak ve kimlik çatışmalarını daha da derinleştirmeyecek idari üniteler üzerinden bir iktidar paylaşımı üzerine çalışılmalıdır.

Üçüncüsü, Suriye’de PYD’nin üzerinde etkili ana aktör ABD’dir. Türkiye ile Suriye rejimi arasında yaşanan yakınlaşmanın Türkiye açısından anlamlı olabilmesi için rejimin artık PYD ve SDG hedeflerine saldırması gerekecektir. Bu, rejimin ABD’yle çatışmayı göze alması manasına geliyor. Bu kadar kırılgan bir rejim için bunun pek akıllı bir strateji olmayacağı ortadadır. Yine, eğer Türkiye – Rusya – İran ve Rejim; PYD/SDG-karşıtı ittifak oluşturursa, bu adımın ABD’nin PYD-SDG’ye sunduğu desteği kesmekten ziyade daha da arttırmasına yol açabilir. Çünkü böylesi bir girişim, ABD tarafından Suriye’deki nüfuz alanının doğrudan hedef alınması olarak algılanacaktır.. ABD’nin, Suriye’de PYD-SDG’ye yaptığı bunca yatırımdan sonra, bunlardan vazgeçmesini beklemek pek gerçekçi olmaz. Özellikle de SDG ile Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan arasında ilişkilerin kurulduğu bir dönemde (Daha yakın dönemde Rakka’nın IŞİD’den tamamıyla temizlendikten sonra Suudi Bakanın Brett McGurk ile birlikte bölgeyi ziyaret etmesi SDG ile Körfez arasında gelişen ilişkilere de güçlü ipuçları sunuyor), yani SDG’nin bölgesel jeopolitik yarılmanın bir kampıyla yakınlaştığı bir dönemde, ABD’nin PYD-SDG yatırımlarına sırtını dönmesini beklemek pek sahici durmuyor.

Buraya kadar sürekli Türkiye’nin ihtiyaç ve taleplerine vurgu yaptık. Türkiye,  eğer mevzubahis aktörlerle masaya oturursa, onlardan sadece istediklerini değil, onlara ne verebileceğini de ortaya koymak durumunda kalacaktır. Burada listenin başında da Türkiye’nin Suriyeli muhaliflere  sunduğu destek yer alacaktır. Esad’la ilişki kuran, onunla belli konularda ortak bir siyaset geliştirmek isteyen Türkiye, aynı anda muhalefeti destekleyen ana ülke konumunu sürdüremeyecektir. Bu sürecin bir sonucu olarak Türkiye, Fırat Kalkanı Operasyonu’yla oluşturduğu güvenli bölgeyi, rejime devretmek zorunda kalabilir. Zaten bu alandaki stabilizasyon siyaseti (özellikle Al Bab bölgesinde) tam da istenildiği şekilde ilerlemiyor. Bu Türkiye’nin Suriye’de, üzerinde nüfuz sahibi olduğu tek aktörü de kaybetmesi manasına gelecektir. Son yıllarda bölgede Türkiye’yle alakalı gelişen söyle bir algı var: Türkiye’nin müttefiklerine, müttefiklerinin de Türkiye’ye olan sadakat düzeyleri düşük. Böylesi bir adım Türkiye’ye dair olan bu algıyı daha da perçinler. Bunun da Türkiye’nin bölgesel siyasetinin sadece bugünü için değil, yarını için de etkileri olacaktır. Ve bu sürecin sonunda, Türkiye’nin Suriye’deki pozisyonu güçlenmekten ziyade daha da zayıflayacaktır.

Peki son dönemde buna benzer tezlere kaynaklık eden zemin nedir? Birincisini, yukarıda da detaylı bir şekilde belirttiğim üzere, Türkiye’nin karşılaştığı tehditleri ve bunun yarattığı güvenlik sendromunu aşmak için girişilen kısa-devre çözüm arayışları oluşturuyor. İkinci olarak ise, Arap isyanlarının yaşadığı dönüşümün sonucu olarak bölgede zamanın tekrardan 2011 yılının öncesine ayarlandığına dair gelişen yaygın fakat yanlış kanaat geliyor.

Bunu açacak olursak, geçen 6-7 yılda Ortadoğu’daki mücadelenin ana aksını Arap Baharı’nın doğurması muhtemel bölgesel düzenle toplum-devlet ilişkilerinin niteliğini şekillendirmek oluşturdu. Bu yeni dönemde ise aktörler, zaman, enerji ve kaynaklarını post-Arap Baharı döneminin ulusal ve bölgesel nizamını şekillendirmeye hasrediyorlar. Bölgesel siyasette saatler tekrardan Arap Baharı öncesi döneme ayarlanıyor gibi gözüküyor. Bu da bölgesel gelişmelerin en azından eksik okunduğuna işaret ediyor. Son 5-6 yılda bölgede hem çok şey değişti, hem de çok az şey.

Bu nedenle, herşeyin eskiye çok benzediği bir dönemde, aslında hiçbir şey eskisi gibi değil artık. Görüntü, gerçekliğin kendisini örten bir işlev görüyor. Türkiye’nin karşılaştığı güvenlik tehditlerini bertaraf etmek için Esad’la görüşmeli tezi mevzubahis bu görüntüye hakikat muamelesi yapıyor. Bu aşamada, Esad’la görüşme, Türkiye’nin herhangi bir derdine derman olmayacaktır. Tam aksine, böylesi bir adım Türkiye’nin Suriye’de elinde bulundurduğu tek kartı da yitirmesine yol açabilir.

Galip Dalay

PAYLAŞ
mm
Al Jazeera Studies Center (AJCS) Türkiye ve Kürt Çalışmaları Kıdemli Araştırmacısı ve Al Sharq Forum Araştırma Direktörü. İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi'nden mezun oldu. London School of Economics and Political Science'tan (LSE) Avrupa Çalışmaları alanında yüksek lisans derecesi aldı. Siyaset, Ekonomi ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı (SETA) Siyaset Araştırmacısı olarak görev yaptı. SWP (German Institute for International Affairs) için raporlar hazırladı. Al Sharq Forum'un Araştırma Başkanlığı görevini yürütmektedir.